Spor Yazilari

Spor Yazilari (10)

Değerli SEFERALEM üyesi/ziyaretçisi;

SEFERALEM'in belki de en keyifli ve sizler için en faydalı bölümünde bulunuyorsunuz.

Bu bölümde, gezgin ve aktivist üyelerimizin kendi ağızlarından, tamamen gerçek hikayelerini, deneyimlerini okuyacak; tavsiyelerine kulak verdiğiniz takdirde, seyahat, etkinlik ve yemek ziyafetlerinizi daha keyifli hale getireceksiniz. Bölüm içerisinde farklı bakış açıları ile farklı deneyimleri gözlemleyebilirsiniz.

Tadacağınız lezzetler, gideceğiniz mekanlar, iştirak edeceğiniz seyahat ve etkinlikler öncesi, kulaktan dolma yanıltıcı bilgilerden ziyade, üyelerimizin gerçek deneyimlerinden faydalanarak; ön bilgi sahibi olmanız için bu bölümü lütfen dikkatlice okuyunuz.

Unutmayın, gezi, spor ve aktivite dünyasına yolculuğunuzda; seyahat ve etkinlikleriniz sonrası "keşke" dememek için doğru adrestesiniz.

Sevgiyle kalın, SEFERALEM ile keşfetmenin tadını doya doya çıkarın! 

ILK MARATON

Yazan Pazartesi, 26 Kasim 2012 22:08

Maraton koşan herkesin bir ilk maraton hikayesi vardır. Bu nedenle ben de bu yazımda ilk maraton hikayemi kaleme almak istedim.  Aslına bakarsanız her yarışın bir anısı var ama ilkler hep özeldir. 

 

Öğrenci iken maraton koşmayı çok istiyordum. O zamanlar antrenörüm “yaşımın genç olduğunu söyleyerek maraton için biraz beklemem gerektiğini dile getiriyordu. İlk maratonumu koşmak için 2004 yılına kadar beklemem gerekti. Sene 2004’tü ve artık maraton koşmaya karar vermiştim. Ama antrenörüm Doğan DEMİRHAN yine beklememi söylemişti. 

 

İstanbul’a 15 km koşmaya gidiyordum. Doğan Hoca benim maraton koşma istediğimi bildiği için  “eğer maraton koşmaya karar verirsen ne olursa olsun mutlaka bitir” demişti. Son antrenmanı maraton koşmam için sert yaptırmıştı. Bir tane 5000 (16:11) bir tane de 3000 (9:29) koşturmuştu on dakika arayla. 

 

Cuma günü iş çıkışı otobüse bindim ve İstanbul’a doğru harekete geçtim. İstanbul’a gidiş amaçlarımdan biri de arkadaşımın düğününe katılmaktı. Cumartesi akşamı düğüne gittim. Nasıl olsa 15 km koşacağım diye ona göre hareket ediyordum. Eve vardığımda saat gecenin 1’i di. Sabah 6 gibi kalktım ve  köprünün yolunu tuttum.

 

Göğüs numaramı Mehmet GÜNDEM almıştı. Bana çift kayıt yaptırmış, hem maratona hem de 15 km’ye. “Mahmut, sana maraton için elit atlet göğüs numarası aldım.” dedi Mehmet abi. “O zaman ben de senin için maraton koşayım” dedim Mehmet abiye. Mehmet abi bana “bayan atletlerin ön grubunda git, yarışın başında atak yapacaklar, atağa cevap ver ve sonrasında tempoyla fazla oynamama; kendini iyi hissedebilirsin ama yarışı uzun sakın unutma!“ dedi. 

 

Ben de onun dediği gibi bayanların ön grubundaki yerimi aldım. Onların temposunda koşuyordum. İlk 5 km planladığım gibi koştular. İkinci 5 km’ye başladığımızda tempoyu arttırdılar, ben de rahat olduğum için onların temposuna uydum. 10 km’ye geldiğimizde ikinci 5 km’yi 16:41’de geçtiğimizi gördüm. Sonrasında içimden sizin yolunuz açık olsun deyip kendi tempoma döndüm. Çünkü daha önümde 32 km’lik bir mesafe duruyordu. 

 

Kısa bir süre sonra toparlandım. Ardından, sonradan yarışı bayanlar kategorisinde 2’ncilikle bitiren Rus bir bayan atlet yanıma geldi. Tempo hoşuna gitmişti. Ama sürekli arkamda koşuyordu. Yanımda koşmazsa tempoyu artıracağımı söyledim. Yanıma geldi, 21 km’ye kadar birlikte koştuk. 21’inci km’ye geldiğimizde ayakkabı tabanımın ince olmasından dolayı bileklerim ağrımaya başladı. Tempomu düşürdüm. Kısa bir süre sonra ağrı azalmaya başlayıp sona erince tekrar normal tempoma döndüm. 30’uncu km’ye kadar ise tek başıma koştum. 

 

30’uncu km’de yarış hakemlerinden biri 23’üncü olduğumu söyledi. Benim önümde 5 kişilik bir grup vardı. Eğer grubu yakalarsam ilk 20’ye girip para ödülü alacaktım. Kendimi çok rahat hissediyordum. Yarıştan önce konuştuklarım ‘maraton 30’uncu km’de başlar’ demişlerdi. 30’uncu km’ye gelmiştim ve kendimi hala çok rahat hissediyordum. Mehmet abinin tavsiyesine uymayıp tempomu arttırdım. 35’inci km’de  grubu yakaladım. Derece 2 saat 11 dakika civarlarındaydı. Düşündüğümden iyi koşuyordum ama kendimi iyi hissetmiyordum. Ters giden bir şeyler vardı. Ayağıma kramp girmeye başladı, artık acı çekiyordum ama bir şekilde bu yarışı bitirmem gerekiyordu. Çünkü antrenörüm Doğan Hoca “ilk maraton çok önemli, ne olursa olsun bitir” demişti. 

 

Her 2,5 km’de bir su veya elma veriyorlardı. Artık su ve elma için koşuyordum. Su içince veya elma yiyince vücut biraz toparlıyor, 1 km rahat koşuyor, sonra tekrar kramplar girmeye başlıyordu. 

 

Karaköy’e ulaştığımda sıkma portakal suyu satan bir satıcı gördüm. “Abi bir bardak portakal suyu versene” dedim. Satıcı tam portakal suyunu dolduruyordu ki “sen koşucusun, üzerinde para yoktur” deyip portakal suyunu vermedi. “Abi söz, yarış bitince paranı getireceğim” dememe rağmen vermedi. 

 

Koşmaya devam ettim.  Artık stadı görmeye başlamıştım. 15 km koşanların destekleriyle koşarak bitiş noktasını geçtim. Derece 2:48:50’yi gösteriyordu. İlk maraton için güzel bir dereceydi. Ama biraz akıllı koşsaydım 2:35-2:40 arası bir dereceye ulaşabilirdim. 

 

İşin ilginç yanı ise 35’inci km’den sonra 7-8 kişiye geçildim ve yarışı 24’üncü bitirdim. Mehmet abiyi dinleyip tempomu arttırmadan devam etseydim belki bulunduğum konumu koruyabilecek, hem iyi bir derece koşmuş olacak hem de  ilk 20’ye girecektim. Ancak ilk 20’ye girme hırsı ile son 7 km’de çok büyük sıkıntılar yaşadım ama her şeye rağmen ilk maratonumu bitirmeyi başarmıştım. 

 

SİZ SİZ OLUN, ASLA İLK MARATONUNUZU TERK ETMEYİN. NE OLURSA OLSUN, BİTİRİN!...

 

Sevgiyle kalın; Seferalem ile keşfetmenin tadını çıkarın.

 

Mahmut YAVUZ

 

 

 

 

RUNFIRE CAPPADOCIA (RFC)

Yazan Pazar, 26 Agustos 2012 22:48

Yarışma sonunda yarış hakkındaki düşüncelerimi ve yarışma süresince yaşamış olduğum tecrübelerimi kaleme almak istiyordum. İş yoğunluğundan dolayı 1 ay gecikmeli olsa da anılarımı paylaşmanın iyi bir fikir olacağını değerlendirdim. Yazıyı yazarken bazen Caner’in günlük bloklarından bazen de Faruk’un yarışmayı değerlendirdiği yazıdan alıntılar yaparak hafızamı tazeleme şansı buldum.


İznik Ultra Maratonu sonrası Argos ailesinden almış olduğum yarışma davetini Runfire Cappadocia (RFC) Ultra Maratonunda değerlendirmeye karar verdim. Sonuçta yıllık iznimle çakışması benim bu yarışa katılmamı daha kolaylaştırıyordu. Yıllardır çeşitli yarışlar koşuyordum ama ilk defa İznik Ultra maratonu ile başlayan Ultra Maraton tecrübeme Runfire Cappadocia ile devam etmek istiyordum ancak Runfire Cappadocia’nın İznik’e göre farklı bir konsepti vardı. 7 gün içerisinde 6 yarış koşulacaktı. Yarışma boyunca hangi malzemeleri kullanacağım, ne tür yiyecekler taşıyacağım hakkında pek fikrim yoktu. Bundan dolayı bu tür yarışlara daha önce katılan Mustafa Abi ile sürekli fikir alış verişinde bulunuyordum. Ama yarışma süresince gördüm ki bazı şeyler yaşamadan tecrübe edilmiyor. Mustafa abinin tavsiyeleri çok önemli olsa da herkesin kendine göre planlama yapması gerekiyor. Bunu da ancak yarışma esnasında fark edebiliyorsunuz. Ama hiçbir şey bilmeden bir adım atacaksanız benim gibi tavsiyeleri dikkate almakta fayda var :)


Yarışma öncesi 20 günlük yıllık izne çıkmıştım ve bu iznin son 9 gününü yarışma süresince kullanacaktım. Yarışma serüveni 6 Temmuz akşamı Harem’de Süha Turizm ile biraz gecikmeli olsa da (yaklaşık 2 saat geç geldi otobüs Harem Otogarına :( )başladı. 7 Temmuz sabahı Nevşehir Otogarına vardım. Bizi yarışma öncesi konaklayacağımız otele götürecek olan organizasyon aracın beklerken otogarda Yücel ve Hüseyin abi ile tanıştım. Sanırsam Hüseyin Abinin soyadını da yazmam gerekiyor çünkü yarışmaya katılan 3 tane Hüseyin var. Yaklaşık 15 dk bekliyoruz ve araç bizi konaklayacağımız Lykia Lodge oteline götürüyor. Otelde kayıt işlemlerini tamamlayıp odaya yerleşiyoruz. Oda arkadaşım Hüseyin abi oluyor. 


Tabi yarışma öncesince konuşulan en önemli husus yarışma boyunca nelerin taşınacağı. Herkes 10 gramın bile hesabını yapıyor. Başlangıçta bu bana garip gelse de bende bir anda kendimi aynı hesapların içinde buluyorum ve yarışma öncesi son alış veriş için şehir merkezine gidiyoruz. Sanırım bu alış veriş benim için çok iyi oldu çünkü gelirken yanında powerbar ve jel dışında hiçbir yiyecek almamıştım. Mustafa abinin tavsiyeleri birazda kişisel tecrübelerime dayanarak yiyecek bir şeyler alıyorum. Sanırım her zaman ki gibi yiyecek olayını alış veriş esnasında abarttım. Yarış başlayana kadar aldığım bazı malzemeleri otel odasında bırakma kararı aldım. 


Tanışma yemeği için topluca Argos in Cappadocia oteline gittik. Bizi bekleyen güzel bir yemek ve muhteşem bir manzara vardı. 8 Temmuz sabahı önceden ismini yazdıran arkadaşlar Balon turuna katıldı ve sonrasında kahvaltı, basın toplantısı ve basın mensupları için sembolik koşu. Sonunda kamp alanındayız ve çadırlara yerleşiyoruz. Bizim çadırda Faruk, Fırat, Haluk Abi ve 6G koşusuna katılacak olan Mesut bir de tabi ki ben vardım. Çadıra yerleşiyoruz. Malzeme kontrolü ardından İlk ve son kez çadırlarda yiyeceğiz akşam yemeğini beklemeye başlıyoruz tabi bu Mesut için geçerli değil çünkü Mesut 6G koşacak ve ona yemek hizmeti de var yarışma süresince. Akşam yemeği ardından 1’inci gün koşulacak parkur hakkında bilgilendirme toplantısı. Toplantı sonucunda 1’inci gün bizi bekleyen 28,5 km’lik parkur için dinlenmeye geçiyoruz. Hava şartları ilk gün bizi şaşırtıyor sıcak bir hava beklerken bir anda kendimizi yağmurlu bir günde buluyoruz. Başta da belirttiğim gibi tavsiyeleri dinlemekte fayda var ama kendi kendimizi de dinlemekte fayda var. Arkadaşlar gibi kendimi gram hesabının içinde bulduğum süreçte yağmurluğumu ve taytımı yanıma almama kararı vermiştim. Kamp alanında üşümeye başlayınca yanlış bir karar vermiş olduğumu anladım. Henüz yarış başlamamıştı ve benim bu kararımdan dönme şansım vardı. Organizasyona durumu belirtiyorum Kamp bölgesinden otel geri dönüp yağmurluğuma ve taytıma geri kavuşuyorum. Sanırım vermiş olduğum en iyi karar buydu…


Artık koşma zamanı gelmişti. Akşam yatarken sabah 6 gibi kalkmayı planlıyorduk ama yarışma sabahı bizi bekleyen bir sürpriz vardı bizden önce kalkan Maradona lakaplı Yılmaz bizi erkenden kaldırıyor. Akşam yağmur yağdığından hava serindi ve bu bizim için güzel bir haberdi en azında ilk gün sıkıntılı geçmeyecekti (Sıcaklık konusunda) Faruk’la beraber kahvaltı yapıyoruz. Kahvaltı derken yanlış anlaşılmasın menü de Çorba ve ilk günün sabahına özel Elma ve Muz var. Kahvaltı sonrası kamp alanından yarışmanın başlangıç noktası olan Uçhisar’a hareket ediyoruz. 


Saatler 9’u gösterirken sonunda yarışa başlıyoruz.  1-2 km sonra kendimizi. Güvercinlik Vadisinde buluyoruz. Önden Faruk, Akın ve ben gidiyoruz. Bu kadar uzun bir yarış için hızlı bir başlangıç yapıyoruz. Elimizde rota yüklü GPS var ama bizim GPS’e pek baktığımız yok ve  ilk hatayı yapıyoruz, gerçi bu hata da bizimle beraber tabelanın yönünü değiştiren rehberlerin de suçu  var.. Koşmakta olduğumuz patika aniden bitti karşı da görünen bir RFC bayrağı var ama oraya gidilecek yolu arıyoruz tehlikeli geçişler var ve biz bir türlü uygun yolu bulamıyoruz. Ardından telefon geldi ve yanlış yerde olduğumuzu söylediler.  Bu esnada bende Faruk’a kızıyor “Sakin ol yarış daha uzun diyordum” çünkü en önemli yardımcımız olan GPS’i hızlı gittiğimiz için pek kullanamıyorduk. Biz hata yapınca diğer yarışmacılarda bizim arkamızdan geldi. Herkes bir araya geldi ve biz boşu boşuna hızlı koşup extra efor sarfetmiş olduk.  GPS’e bakıp doğru rotaya tekrar girdik. Artık sürekli GPS’e bakarak ilerlemeye başladım. Sonuçta vadinin içinde idik ve GPS sinyalleri yavaş alıyordu. Hız değil yavaş ama doğru hareket etmemiz gerekiyordu. Akın ve Faruk yavaş tempoya dayanamayıp öne geçiyorlardı. Sonuçta benimde ön grubu kaçırmamam gerekiyordu. Ardından ikinci hata geldi bu sefer Aykut’ta bizle beraberdi. Aykut, Faruk ve Akın önde gidiyorlardı. GPS’e baktığımdan rotadan çıktığımızı anladım. Ekibe haber vermeden geri döndüm çünkü ekip yavaş koşalım uyarılarıma uymuyordu. Ben doğru rotaya girdiğimde Caner Aykut’a bağırıyordu “yanlış gidiyorsun” diye. Yanlış gidince arkamızdan gelen Fırat önümüze geçmişti. Fırat’ı yakalayınca hadi Fırat burada biraz seri ol arkadan gelen Faruk ile Akın’a yakalanmayalım dedim. Fırat’ta tamam dedi. Artık rahattım çünkü Faruk ve Akın’dan kurtulduğumu düşünüyordum ki Faruk can havli ile Fırat’la beni yakaladı. Faruk’u son kez uyardım.” Faruk ya git ya da bir adım arkada kal “ çünkü hızlı koşuyorduk ve hızlı koştukça hata yapıyorduk. Faruk bu teklifimi kabul etti ve böylece bir daha hata yapmadan 1’inci gün bitiş noktasna Faruk’la beraber ulaştık. Fırat yaklaşık 5 dk. Arkamızdan bitiş noktasına ulaşmıştı.  Sonunda ilk gün kazasın belasız bitmişti. Kamp noktası Damsa Baraj gölünün bulunduğu bölgedeydi. Faruk’la ilk geldiğimiz için çadırımızı seçme sansımız vardı. Bir şeyler yedikten sonra Faruk’la baraj gölüne gidip dizimize kadar suya girdik.  İlk gün GPS ile boğuşmaktan parkurun pek tadına varamamıştık. Ama çok güzel bir parkurda koştuğumuzun farkına akşam yapılan 2’inci gün bilgilendirme toplantısının sonundaki sine vizyon gösterisinde vardık. 


2’inci bizi bekleyen toplam mesafe 41,5 km ama bugün parkur daha düz ve koşulabilirdi. 2’inci günün sabahında kamp bölgesi olan Damsa Baraj Gölü bölgesinde 2’inci günün başlangıç noktası olan Mazi Köyüne araçlarla intikal ettik. 2’inci gün sıcaklığı yavaş yavaş hissetmeye başladık. Başlangıçla birlikte Faruk, Fırat ve ben ön gruba geçiyoruz. İlk kontrol noktasına Faruk ile beraber ulaşıyoruz. İlk kontrol noktası ile ikinci kontrol noktası arasındaki mesafe yaklaşık 14 km ve biz bu mesafeyi sırtımızdaki  sırt çantasıyla (yaklaşık 15 kilo) 74 dakikalık bir sürede kat ediyoruz. Çok hızlı gittiğimiz farkındayız. Aslında bizi tedirgin eden tempo değil 5’inci gün yapılacak uzun parkura diri girmekti ve yavaşlama kararı alıyoruz. Arkamızdan daha akıllı koşan Fırat bizi yakalıyor ve 2’inci gün ki bitiş noktasına Faruk ve Fırat’la birlikte ulaşıyoruz. 


3’üncü gün biz bekleyen mesafe 33 km. Bugün bizi sert ve uzun bir tırmanışı bekliyordu. 2’inci günün aksine 3’üncü güne biraz temkinli başlıyoruz ve grup halinde koşuyoruz ta ki Mustafa Abinin Acı göle varmadan önce yapmış olduğu atağa kadar. Grup halinde koşarken inişleri seven Mustafa abi öne fırladı ve Acı Göle birinci sırada ulaştı. Bu atağa Faruk ile birlikte karşılık verip tempoyu yavaş yavaş artırmaya başladık. Acı gölün çevresindeki tur bitmeden Mustafa Abi’yi geçip ön sıradaki yerimizi alıyoruz. Sofular köyüne doğru devam ediyoruz. Sofular köyünü görünce gözlerimiz kamaşıyor Faruk’la. Herhalde önde gitmenin en kötü yanı fotografçılar tarafından yakalanamamak. Nerde bu fotoğrafçılar diye söyleniyoruz. Ve sert bir tırmanışın ardından Güzelyurt Yüksek Kilise’ye doğru yol almaya başladık. Yüksek Kilise’yi geçtikten sonra artık bitiş noktasına az bir mesafe kalmıştı. Bitiş noktasında bizi 4G ve Kurumsal yarışlarına katılacak HILLSIDE CITY CLUB sporcuları bekliyordu.  Alkışlar eşliğinde Faruk’la beraber bitiş noktasına ulaştık. Herkesin merak ettiği bir soru var “Ne zamana kadar böyle birlikte koşmaya devam edeceksiniz?” Herhalde uzun etabın olduğu Tuz Gölü etabına kadar bu kardeşlik bozulmayacaktı. Bu akşam ki bilgilendirme toplantısında 4’üncü günün mesafesiyle birlikte yarışmanın başından itibaren merakla beklediğimiz Tuz Gölü etabının mesafesini öğreniyoruz. Yarışmanın 4’üncü günü 28 km. Ve Tuz Gölü etabı toplam 95 km. İlk 3 gün sonunda çadır arkadaşları ben, Faruk ve Fırat ilk üç sırayı paylaşıyorduk. Hedefimiz çadırımıza(aramıza) kimseyi sokmadan yarışma sonunda ilk üç sıraya ulaşmak. Tabi Mesut’u da unutmamak lazım malum 6G birincimiz.(Haluk Abinin tabiriyle Şampiyonlar Çadırı :) ) Bir de Haluk abi var. O da çadırdaki herkesin gönlündeki birinci. Düşünüyorum da acaba ayaklarım Haluk abinin ki kadar kötü olsaydı yarışa devam eder miydim? 


4’üncü günü diğer günlere göre biraz farklıydı. Çünkü bugün 4G ve Kurumsal yarışmasına katılanlarla birlikte koşacaktık. Bu beni, Fırat’ı ve Faruk’u biraz rahatlatıyordu sonuçta artık önümüzde koşacak bize tempo verecek birileri vardı. Başlangıç düdüğüyle 4G sporcularıyla beraber bir ön grup oluşturduk. 3’üncü günün aksine tempolu bir başlangıç yaptık. Arada Kemal Abi ve Akın dayanamayıp tempoyu artırsa da benim ”Kemal Abi biraz yavaş bak yarın biz 95 km koşacağız “ söylemlerimle tempo tekrar normale dönüyordu. Faruk, “Kemal Abi bir şarkı söyle de keyfimiz yerine gelsin” dedi. Kemal Abi bu teklifi tereddütsüz kabul etti. Ardından Akın dayanamayıp bir türkü patlatıyor. Keyifli bir şekilde koşuyoruz. Ihlara vadisinde 4G koşucuları için bugün ki yarış sona erecekti. Bundan dolayı Kemal abi, Akın ve Berk tempoyu artırdı ve ama yaklaşık 1 km sonra yanlış yola girdiler. “Kemal abi yanlış gidiyorsunuz” diye bağırınca doğru rotaya girdiler ve Ihlara Vadisi girişinde tekrar bizi yakaladılar. Kemal abi ile Akın’ı frenlemek zor valla. Abi birlikte gidelim uyarılarıma uymayıp hızlı bir şekilde vadide koşmaya devam ettiler. Atalarımız boşuna dememişler “akılsız başın cezasını ayaklar çeker” diye. 4G ve Kurumsal koşular için bitiş noktasına vardığımızda kemal abi ve Akın’ın bitiş noktasına gelmediğini öğreniyoruz. Uyarılarımızı dikkate alan Berk 4G’nin 1’inci gün birincisi oluyor. Bizim kat edeceğimiz  yaklaşık 9-10 km’lik bir mesafe daha var. Faruk,Fırat ve ben Hasan Dağı eteklerine doğru koşmaya devam ediyoruz. Faruk’la beraber biraz tempoyu artırınca Fırat biraz arkamızda kalıyor. Bitiş noktasına yine Faruk’la beraber varıyoruz. 4’üncü gün sonunda aramızda sadece 1 saniyelik bir zaman farkı vardı. Bitiş noktasında Faruk’la beraber göle giriyoruz. Bu diğer yarışmacıları da cesaretlendirdi ve bir anda sanki yarışta değil de tatilde deniz keyfi yapıyorduk :) Bitiş noktasında ara bir kamp noktası kurulmuştu. Yeterli çoğunluk sağlanınca ana kamp noktası olan Ulukışla’ya doğru araçla  yolculuğa başlıyoruz. Yolculuğumuz yaklaşık 3 saat falan sürdü. Artık ana kamp noktasındayız ve büyük güne sadece bir gün kalmıştı.


5’inci sabah erkenden kalkıp kahvaltı yapıyoruz. Saat 10:30 gibi son kez bir şeyler atıştırdım. Sürekli su tüketiyordum. Saatler 12’yi gösterirken beklenen an geldi. Artık bizi uzun ince bir yol bekliyordu. Öğlen sıcağında koşuya başlamıştık. Bugün düne göre farklı bir start oldu. 4G koşanlar ilk ve son 20 km’lik etabı koşacakları için hızlı bir start aldı. Biz ise temkinliydik önümüzde koca bir 95 km’lik bir parkur vardı. Toplu bir başlangıç oldu. Yaklaşık 10 kişilik bir grup vardı. Grubun önünde ben,Faruk ve Fırat değişmeli olarak gidiyorduk. Sıcaklıkla beraber tatlı biz rüzgar vardı. 1’inci kontrol noktasına grup olarak vardık. Faruk,Fırat ve ben biraz hızlı hareket edip kontrol noktasından erken çıktık. Ve böylece gruptan ayrılmış olduk. 2inci kontrol noktasına beraber ulaştık. Bu noktada su ikmali yapıp yolumuza devam ettik. 3’üncü kontrol noktası olan 30’uncu km’ye yine beraber ulaştık. Fırat temposunu düşürdü. Faruk ile yine baş başa kaldık. 4’üncü kontrol noktasında su ikmali yapma kararı almama rağmen suyumun yeteceğini düşünerek su almadan yola devam ettim. Güneş artık daha çok yakıyordu ve giderek daha fazla su kaybetmeye başlamıştım. Tarlalar koşmamıza izin vermiyor bu da 5’inci kontrol noktasına varmamızı geciktiriyordu. Artık zorlanmaya başlamıştım. Yeter artık ulaşalım şu noktaya demeye başlamıştım. Faruk’la 5’inci kontrol noktasında 10 dk.lık mola kararı almıştık. 5’inci kontrol noktasına vardığımızda rotanın değiştiğini, 10 dk.lık zorunlu mola olduğunu ve GPS’e yeni rota yüklemesi  gerektiğini söylediler. Faruk’la birbirimize baktık ve güldük. Başka bir şey isteseydik belki oda olacaktı. 10 dk.lik mola istiyorduk ve bu mola bize zaman kaybettirmeyecekti. Faruk’un GPS’ine rota yüklemesi yapıldı. Benim GPS’te problem çıktı. Bir türlü yeni rota yüklenemiyordu. Faruk ile beraber tek GPS ile gitmemizi teklif ettiler. Ama bugün ayrılmamız gerekebilirdi . sonuçta bu bir yarıştı ve bir yerde birbirimizden ayrılmamız gerekiyordu. Bu teklifi kabul etmedik. Extra 5 dk’da benim GPS ile uğraştılar. Bir türlü rota yüklenemiyordu. Sonunda Faruk 15’inci dakikada 5’inci kontrol noktasından ayrılmak zorunda kaldı. 5’inci gün sonunda ilk kez ayrı koşacaktık. Benim GPS’e rota yüklenemeyince bana yeni bir GPS verdiler ve 20.inci dakikada bende kontrol noktasından ayrıldım ben kontrol noktasından ayrılırken Faruk kontrol noktasına geliyordu. Şimdi Faruk’la aramızda 5 dakikalık bir fark vardı. Faruk’u yakalarsam artık 5 dakika önde olacaktım. Ben Faruk’u yakalamaya çalışacağım o da bana yakalanmamaya çalışacaktı. 20 dakikalık mola beni kendime getirmişti. Yaklaşık 60.inci km’de Faruk’u yakalamıştım. Artık ben bir adım öne geçmiştim. Böyle bir yarışta 5 dakikalık avantaj bana birinciliği getirecekti. 6.nci kontrol noktasında sıcak su vardı ve bizde çay içip çubuk kraker yeme kararı aldık. Bu noktada tshirtümü ve çoraplarımı değiştirdim. Çay, yeni kıyafet ve artık sıcaklıkta gitmişti. Tatlı bir serinlik vardı. Sanki 65 km’yi biz koşmamış gibiydik ve tempolu bir şekilde 7’inci kontrol noktasına doğru ilerliyorduk. Faruk’a “Gece mecburen yürüyeceğiz hava kararmadan ne kadar koşarsak o kadar iy olur” diyordum. Hava kararmadan 7’inci kontrol noktasına ulaştık. Artık önümüzde sadece 20 km kalmıştı. Kafa fenerlerimizi takıp yola devam ettik. 8.nci kontrol noktasına bazen koşarak bazen yürüyerek ulaştık. Gölün bazı yerleri çamurlu olduğu için koşmamıza izin vermiyordu. Bizde yavaş yavaş tükenmeye başlamıştık. Günün en güzel anı bitiş noktasına ulaşmak olacaktı. Yaklaşık 11-12 saat sonra bitiş noktasına ulaşmıştık. Bitiş noktasına Faruk’la beraber ulaştık. Kamp ateşi etrafında oturan 4G ve kurumsal koşuları bizi coşkuyla karşıladı. Herkes bizi tebrik ediyordu.  Güzel  bir duş ve uyku tulumum beni bekliyordu. Duş yaptıktan sonra çorba içip sonra uyudum. Sabah 6 gibi kalktım ve bitiş noktasına gelen sporcuları karşıladım. Gece 2 gibi son 20 km’lik etabı koşmaya başlayan olan 4G ve kurumsal koşucular bitiş noktasına geliyorlardı. Bu sefer biz onları bekliyorduk bitiş noktasında. Öğlen 13’e kadar bitiş noktasına sporcular gelmeye devam etti. En büyük alkışı Haluk Abi almıştı. Çünkü ayaklarının durumu çok kötü olmasına rağmen bitiş noktasına ulaşmıştı. Azmin Zaferi bu olsa gerek..


6’inci gün dinlenerek geçti. Öğle yemeğinde bizi Gözleme ve ayran süprizi bekliyordu. Ama tadımlık oldu diyebilirim, buna da şükür kaç gündür midemize bu kadar lezzetli bir yiyecek girmemişti. Akşam ateş başında şarkılar ve türkülerle geçti. 


Pazar sabahı erken kalkıp Şereflikoçhisar’dan Göreme’ye yolculuk yapacaktık.  Yaklaşık 2-3 saat süren yolculuk sonrasında Göreme’ye ulaştık. Artık önümüzde kat edilmesi gereken 18 km’lik bir mesafe kalmıştı. Nedense kendimi çok iyi hissediyordum. 6 gündür yaklaşık 235 km koşmuştuk ama benim üzerimde fazla bir yorgunluk belirtisi yoktu. Yapmam gereken tek şey Faruk ile beraber bitiş noktasına ulaşmaktı. Çünkü arkamızdaki Fırat ile zaman farkı yaklaşık bir buçuk saati bulmuştu. Son günde birinci gün gibi vadilerde koşacaktık. Bundan dolayı Faruk’u uyardım çok hızlı koşmayalım diye, en azından vadilerde. Çünkü hızlı koşmak bize çok şey kazandırmayacak sadece hata yapmamızın önünü açacaktı. Saatler 10:30’u gösterirken start verildi. Start ile birlikte Faruk tempoyu artırdı. Sanki Faruk’la konuşmamışım gibi sürekli tempoyu artırıyordu. Bende rahat olduğum için Faruk’un temposuna çok rahat bir şekilde ayak uydurabiliyordum. Çavuşini bölgesinden vadiye olan mesafe yaklaşık 2,.4 km idi ve biz bu mesafeyi yaklaşık 9 dakikada katettik. Anladım ki Faruk son bir şansını kullanmak istiyordu. Vadiye girince GPS’ten hassas trekler alamıyorduk. Çünkü  hızlı hareket ediyorduk. Ardından ilk hatamız geldi ve arka grup bizi yakaladı. Faruk,Fırat ve ben tekrar tempoyu artırıp gruptan yine ayrıldık. Faruk’a söylene söylene koşuyordum ama onun laf dinleyeceği yok. Sonunda Faruk beklediği sansı yakaladı. GPS vadi içerisinde sürekli farklı trekler çiziyordu. Ben Hüseyin abi, Faruk ve Fırat doğru yolu bulmaya çalışıyorduk. Hüseyin abi ile beraber bir ara yoldan çıktık ve ters yöne gitmeye başladık. Faruk ve Fırat diye seslendim ses gelmeyince GPS farklı  gösterse bile Faruk’ların girdiği yoldan gitmeye karar verdim.  Yaklaşık 200 m. İlerledikten sonra GPS doğru yolda gittiğimi gösteriyordu. Artık hızlı koşmam gerekiyordu çünkü Faruk’u yakalamalıydım. Böyle bir yerde hızlı koşmak bana pahalıya patlayabilirdi. Kısa bir süre sonra Fırat’ı yakaladım. Faruk’un yaklaşık 100 m. önümde olduğu söyledi. Hızlı bir şekilde koşuyor ve GPS ile rotadan çıkmamaya çok dikkat ediyordum. Faruk’u sonunda yakaladım. Böylece Faruk’un son çabası da yeterli olmadı. Birlikte önce Göreme’ye sonra ilk gün koştuğumuz Güvercinlik Vadisine ulaştık. Ama bu sefer ters istikamette koşuyorduk. Uçhisar göründü sonunda. 7  gün önce yarışın startının verildiği Uçhisar’a 2 km kalmıştı. Artık koşmuyorduk. Yürüyerek 7 gündür pek yapmaya fırsat bulamadığımız bu güzel doğanın tadını çıkartıyorduk. Faruk’un fotoğraf makinesi ile fotoğraf çekiyorduk. Sonunda Uçhisar’dayız ve bu zorlu maraton sona erdi bitiş noktasını Faruk’la el ele geçtik. Bitişle beraber etrafımızı gazeteci ordusu sardı herkes yarışı anlatmamızı, duygularımızı paylaşmamızı istiyordu. 6’inci gün çadırda Müge bize bitiş noktasında seni ne ile karşılamamızı istersin diye sormuştu. Ben de karpuz ve dondurma istemiştim. Neden karpuz çünkü yarışmanın 2’inci günü köyden geçerken Pazar vardı ve pazarcılar bize adeta nispet yaparcasına karpuz yiyorlardı. İkram etmek istemişlerdi ama biz yarış koşuyorduk ve yardım almak yasaktı teklifi kibar bir dille geri çevirmek zorunda kaldık. Neden dondurma bunun sebebini Maradona Yılmaz :) (ilk gün bakkaldan alışveriş yaptığı için yarışmadan çekilmek zorunda kalmıştı :( )


Yeniden Lykia Lodge otelindeyiz. Otelde güzel bir duş yapıp akşam ki kapanış töreni için bekleye başlıyoruz. Ödül töreni ardından tekrar otele dönüyoruz. Çünkü pazartesi işe gitmem lazım gece Haluk abi, Faruk ve Fırat’la beraber yola çıkmamız gerekiyordu. Organizasyon tarafından sağlanan konaklamadan yararlanma fırsatını kaçırmış oluyoruz böylece.


Bu güzel yarışı koşmamızı sağlayan ARGOS KÜLTÜR SANAT AŞ’ye, tüm organizasyon ekibine, yarış direktörü Prof Dr.TANER DAMCA’ya, yarışma boyunca en az yarışmacılar kadar yorulan gönüllüler ordusuna, yarışmanın 3’üncü gününden sonra Fırat tarafından sıcak su ile yakılan ayağımı sabırla pansuman yapan UMKE’ye (Faruk’un Fırat’a rüşvet verdiği söyleniyor :) ama Faruk’un bu çabası da sonuçsuz kaldı :) ) ve bu yarışı koşmayı cesaret eden tüm yarışmacılara teşekkür ediyorum. İnşallah Likya’da tekrar bir araya gelebiliriz. Likya’da görüşmek dileğiyle herkese selamlar…

İlk yazım gibi bu yazıyı yazmak da koşmaktan daha zor oldu :)


RUNFIRE CAPPADOCIA (RFC) ULTRA MARATONU 'nu an be an, günlük olarak okumak ve sonuçları öğrenmek için lütfen YARIŞMA GÜNLÜĞÜ SAYFAMI ziyaret ediniz :) 


Bir başka yarışta görüşmek dileğiyle…

 

Mahmut YAVUZ 

 

* Değerli spor tutkunu, Seferalem bünyesinde özel spor toplulukları kurulmakta... İlgilendiğiniz spor faaliyetlerine ilişkin her türlü aktiviteyi takip etmek, arkadaşlarınızla daha rahat haberleşebilmek, sporu yaşamak ve yaşatmak, sporsuz kalmamak için lütfen sitemizdeki spor topluluklarına katılınız... Atletizm Topluluğu, Oryantring Topluluğu, Macera Yarışları Topluluğu ve diğer sosyal topluluklar için lütfen burayı tıklayınız ... 

 

Sevgiyle kalın, SEFERALEM ile keşfetmenin tadını çıkarmayı unutmayın!... 

 

IZMIR-MARMARIS BISIKLET TURU

Yazan Pazar, 08 Temmuz 2012 23:22

Bisikletimi Eylül 2011 ayının son günlerinde almış olmama karşın o günden sonra neredeyse üzerinden hiç inmedim. Spor açısından vücudun bir çok bölgesini çalıştırdığı gibi eğlence ve sosyal yaşam açısından da müthiş yararını gördüm.
 

Eylül – Ocak arasında yaklaşık 1200 km yol yapmıştım bisikletle. Mersin’de bulunmamın da kuşkusuz bunda büyük etkisi vardı çünkü Mersin’de havalar genelde bisiklet için oldukça uygun. Mersin Bisiklet Derneği ve özellikle Keyfe Pedal grubu ile tanışmamız ise bisikletle neler yapabileceğimi öğretti bana.


Ocak ayında İzmir – Antalya bisiklet turu yapmaya karar verdim ve hazırlıklara başladım. Öncelikli olarak çevremde bu kadar uzun tur yapmış kimsenin olmaması en büyük sorunumdu. İnternette yaptığım araştırmalar sonucunda bir kişiye ulaşabildim ve bunun bana büyük yardımı oldu.


İlk iş olarak eksik malzemeleri tamamlamalıydım ki neredeyse hiç malzemem yoktu. Başlangıç olarak Çadır, uyku tulumu ve mat almaya gittim. İyi niyetli (!) satıcı sayesinde aldığım matın yalnızca beş dakikalık ve çadırın ise tam bir işkence makinesi olduğunu ilk kampımda anladım.


Kendimce bu turda gerekli olacak malzemelerin listesini yaptım ve bunları son güne kadar sürekli güncelledim.


Benim aklımdaki soru işaretlerinden birisi de daha önce hiç kamp yapmamış olmamdı. Mersin’de iken iki deneyimli arkadaşımla bir gecelik bir kampa çıktık ve bunun bana inanılmaz yararı oldu. Öncelikle kendime yeni bir çadır ve mat almam gerektiğini o gün öğrendim. Ocak ve kamp malzemelerinin önemini ve çadırı nereye ve nasıl kurabileceğimi de burada öğrendim.


Malzemeleri tamamlamak biraz maliyetli oldu açıkçası. Bunun da temel nedeni neredeyse hiçbir malzememin olmayışıydı.


Aşama aşama aşağıdaki malzemeleri satın aldım ve eksikliklerimi giderdim.
 

- İç lastik X 4 (20 TL)

- Yama kiti (5 TL)

- Ön ve arka fenerler (20 TL)

- Pompa (15 TL)

- Paça bandı (5 TL)

- Alyan Takımı (15 TL)

- Çakı (15 TL)

- AA ve AAA pil 10’ar tane (25 TL)

- Kilit (25 TL)

- Yedek Tişört X5

- Yağmurluk (15 TL)


Bunlar zaten vardı doğal olarak


- Heybe Çanta X 2 (45 + 45 TL 31 lt.lik ve Tchibo’dan şans eseri aldım)

- Gidon Çantası (70 TL)

- İlk yardım çantası (20 TL)

- Islak mendil (1 TL)

- Tuvalet Kağıdı (2 TL)

- Termos (Alaaddin marka 50 TL)

- Fotoğraf Makinesi

- Çadır (Husky Blame Green Light 4 Mevsim 200 TL)

- Uyku Tulumu (40 TL)

- Mat (60 TL) (Havalı Mat)

- Kamp Ocağı (60 TL)

- Kamp Tenceresi (15 TL Marketten alınma bildiğiniz yumurta tavası)

- Çakmak (1 TL)

- Kaşık (plastik kullandım 2.5 TL) (takım almakta yarar var bıçağı çatalı, kaşığı olan)

- Kahve (10 TL) (Hazır)

- Telefon şarj aleti

- GPS (Goldmaster 250 TL çok yararı oldu. Bizim insanımız yol tarifini bilmiyor malum)

- El feneri (10 TL)

- Güneş Kremi (15 TL Yüz, kol ve bacaklar için şart)

- Sinek kovar X 2 (15 TL)

- Spor çorabı X5

- Küçük boy zincir yağı (WD 40’la idare ettim bana yetti. Hem temizledi hem de iyi kötü bakım yaptı.) (10 TL)

- Düdük (1 TL)

- Dikiş Seti (1 TL)

- Not Defteri ve Kalem (5 TL)

- Ağrı Kesici (Krem ve Hap)

- Kas Gevşetici (Krem ve Hap)

- Şırınga (Su toplamasına karşı)

- Vitamin

- Antihistaminik

- Yanık Kremi Silverdin

- Rennie

- İshal Hapı

- Soğuk Kompress

- Tırnak Makası

(Bütün bunlar 70 TL tuttu)

- Güneş Enerjili Şarj Aleti X 2 (USB girişli 70 TL) (Beklediğim performansı alamadım. Benim Telefonum Samsung Galaxy S2 ve tam dolu şarj aleti yalnızca %26’sını doldurabildi. İçine pil takılan şarj aletleri çok daha verimli)

- Acil Durum Şarj Aleti (Pilli) (25 TL)
 


Turun bana maliyeti yaklaşık olarak 1000 TL’yi bulmuştu henüz tura çıkmadan.

Alışverişe erken başlamam ve malzemeleri zaman zaman almam en büyük avantajım oldu. İş yerinden zamanında izin alamamış olmam nedeniyle 1 Haziran’da çıkmaya karar verdiğim bu zorlu yola çıkmam 23 Haziran’ı buldu. Hava sıcaklığı nedeniyle (eğer benim kadar inat değilseniz – ki olmayın-) 15 Haziran – 15 Eylül arasında böyle uzun turları yapmamanızı öneririm. Zamanınınz sınırlı ise yapacak bir şey yok elbette.

Tura çıkacağım sabahın akşamında oldukça heyecanlıydım. Saat 23:30’da yatmış olmama karşın bir türlü uyuyamadım ve 05:00’a kurduğum alarm çalmadan 10 dakika önce yataktan çıktım ve hazırlıklara başladım.

Hemen her gün yaptığım gibi gözümü açar açmaz kahvemi yaptım ve dışarıda kalan son birkaç parça eşyayı çantalara yerleştirdim. Bisikletimi evden çıkardım ve çantaları olabildiğince eşit dağıtarak bisiklete taktım. Birkaç tane resim çektikten sonra bisiklete binip pedalı çevirmeye başladım.
 
 

 
 
Artık heyecan, yerini odaklanmaya ve keyfe bırakmıştı. Karşıyaka’dan ilk vapurun 07:00’da olması nedeniyle ben yolu tercih ettim. Konak’a geldikten sonra Menderes Havalimanı’na çıkan yokuşlu yolu izleyedim fakat GPS’in henüz nasıl kullanıldığını keşfedemediğim için gerektiği gibi kullanamadım ve yanlış yerden dönerek yolu karıştırdım. Bu bana yaklaşık yarım saate mal olmuş olsa da en büyük sıkıntı araba trafiğinin içinde kalmış olmamdı.

Gaziemir’de bulunan alışveriş merkezini geçtikten sonra havalimanına yakın bir yerde yol kenarında bulunan bir poğaçacıdan simit, boyöz ve iki meyve suyundan oluşan kahvaltımı yaptım. Yaklaşık 40 dakika kadar da dinlendikten sonra yeniden yola düştüm. Araba trafiğinden kurtulduğum an yolun zevkini de almaya başlamıştım. Özdere yolunu takip ederek ilerliyordum. Deniz kenarına vardığım da manzara güzel olsa da inişli çıkışlı yollar beni çok bunaltmıştı. Hava sıcaklığının da 44 dereceyi göstermesi sık sık mola vermeme ve molalarımın uzun sürmesine neden oluyordu. Denizi görüp de rotamı güneye çevirdiğim andan başlayarak yol oldukça bozulmuştu. Emniyet şeritleri neredeyse yok denecek kadar dar bir çizgiye düşmüş, asfalt ise oldukça bozulmuştu. Buna bir de tırmanışları ekleyince yol iyice çekilmez hale gelmişti. 
  

İzmir – Kuşadası Mola yeri                                                             Gölgede hava sıcaklığı

Mersin’de yapmış olduğum performans turunda (ayrıntılar için http://www.seferalem.com/index.php/2012-05-27-22-06-16/spor-yaz-lar/item/51-mersin-findikpinari-arslankoy-performans-turu adresine tıklayabilirsiniz) (Tur, kar nedeniyle 47. km.de yarıda kalmış olmasına karşın toplam 10 saatte 0 rakımdan 1900 rakıma çıkabilmiştim) bisiklet yüksüz olduğu için yüksek tırmanış gerçekleştirmeme karşın bisikletin yaklaşık 30 kilo kadar yüklü olması beklediğimden çok daha zorlu olmuştu. Bir başka deyişle; yüklü bisikletle 100 metrelik tırmanışlar bile hızınızı 5-6 km.ye düşüreceği gibi oldukça da yorulmanıza neden olacaktır.

Saat tam 17:05’te bir marketin önünde durdum. Kamp yerine son bir iki kilometre kaldığı için su ve yemek için alışveriş yapmam gerekiyordu. Alışverişi tamamladıktan sonra market sahibine “Kuşadası Camping”in yerini sorduğum zaman oranın yıllar önce kapandığı cevabıyla resmen sarsıldım. Yarı Yusuf Camping ile ilgili sorumun da cevabı farklı olmayınca en yakında bulunan otele (hemen marketin arkasında) kendimi attım.

Kuşadası tabelasından sonra yol bitti desem de tırmanışlar bir türlü bitmedi. Sahil kenarından ayrılmamakta yarar var. Bir de benim gibi yolunuzu şaşırıp da iç taraftan Kadınlar Plajı’na gitmeye kalkarsanız karşınıza 20 derecelik bir tırmanış çıkacak demektir ki bisikleti sürmek ayrı bir sorun, bisikleti elde çıkarmak ayrı bir sorun oluyor.

İlk günde 105 km.lik zorlu yolu tamamlamak dizlerime (özellikle de sol dizime) aşırı yük bindirmişti ve yanımda getirdiğim soğuk kompres resmen hayatımı kurtarmış, beni çok rahatlatmıştı. Ağrı kesici ve kas gevşeticilerin de yararını henüz ilk günden anlamıştım.

İki gün Kuşadası’nda kaldıktan sonra sabah 08:00’da Didim’e gitmek için yeniden yola koyuldum.

Bisikletin pedalına bastığım anda Kuşadası yokuşlarıyla bana merhaba dedi. Son yokuş en beteriydi ki yaklaşık 4 km olmasına karşın bir saatten fazla zamanımı aldı tırmanmak. Yokuşun başında “Gün Batımı Restoran” beni karşıladı ve taze sıkılmış buz gibi portakal suyu canıma can kattı. Kuşadası’na arabayla gelen herkese bir sabah kahvaltısını ve özellikle bir de akşam yemeğini burada yemelerini şiddetle tavsiye ederim. Denizin içine ağır ağır gömülen güneşe bakarak bu temiz ve açık havada romantik bir akşam yemeği yemenin keyfine doyum olmaz.
 

45 dakikalık molanın ardından yeniden bisikletime atladım. Bu kez yol oldukça keyifliydi. Asfaltın düzgün olmasının yanı sıra sert iniş yüklü olan bisikletimin 76.97 km/sa hıza ulaşmama neden olmuştu. Söke’ye büyük bir hızla girdim. Kısa bir şehir içi turunun ardından Söke çıkışına ve Didim yoluna çıktım. Tam yol çıkışında duran davetkar gözlemeciye kayıtsız kalamadım ve öğlen yemeği molasını verdim. Yemeğimi yedikten ve buzlu nar suyumu yanıma aldıktan sonra yeniden yola koyuldum. Söke ovasında, güneşin altında bisiklet kullanmak pek zevkli olmasa da hiç tırmanışın olmaması güzel haberdi. Yol ortasında, gölgesi yola uzanan çok az ağaçtan birisinin altında mola verip hala içi buz dolu olan nar suyumu yudum yudum vücuduma çektim.

Didim-Bodrum yol ayrımından sonra tırmanışlar yavaş yavaş başladı. Yeni Akköy’ün çıkışında da son molamı verdim. Akşam altıda Didim’e 9 km. mesafede olan Tavşanburnu Orman Kampı’na vardım ve çadır ve çantalarımı bırakır bırakmaz hiç zaman kaybetmeden kendimi Apollon Tapınağı’na attım.




İki gün de Didim’de kalıp, Altınkum’u, Apollon Tapınağı’nı ve Milet’i en ince ayrıntısıyla gezdikten sonra sabah 05:00’da pedala basıp Bodrum’a çevirdim yönümü.



Didim’den Bodrum’a geçerken tam anlamıyla güneşe doğru pedal çevirdim. Gün doğumuna pedallamak muhteşem bir duygu. Yarım saat önce çıkın yola ve gün doğumunu kaçırmayın. İnanılmaz bir duygu. Akbük girişinde Bodrum havasını yakalamaya başlamıştım. Bembeyaz evler bu yerin adını nereden aldığını belli ediyordu. Akbük’ün çıkışında bir kafede mola verdimse de saat henüz yedi olduğu için kafe açılmamıştı ve ben çantamdaki atıştırmalıklarla yapmak durumunda kaldım kahvaltımı. 


Molanın bitmesiyle işkence başladı. Akbük’ün yokuşları bitmek bilmiyordu. En yüksek rakım olan 358 m.ye bulada ulaştım. Yüksüz bisiklet için fazla gelmeyebilir (0’dan 1900 rakıma çıktığımı söylemiştim daha önceden) ama bu durum benim de beklentilerimin çok ama çok üzerindeydi. Güneşin altında gördüğüm 47 derecelik sıcaklık ile yol iyice kabusa dönmüştü. 358 m.den 70m.lere inip yeniden 300 m.lere çıkmak oldukça can sıkıcı oluyordu.


Gürçamlar Köyünde adam gibi bir sabah kahvaltısı için saat on gibi mola verdim. Marketten aldığım ekmek ile peyniri yiyecekken kahvenin işletmecisi olan teyze bana hayatımda yediğim en güzel yeşil zeytinleri getirdi. Kahvaltım sultanların sofrasına dönmüştü. Bu güzel kahvaltının ardından yeniden yola koyuldum.


Köyün çıkışıyla birlikte tırmanışlar yeniden başladı. Didim – Bodrum yolunun tam ortasında öğlen sıcağının tam ortasında Milas’a 30, Bodrum’a 45 km. kala mesafede inişin bitip, tırmanışın başlayacağı yerde karşınıza MOR EV adında bir vaha çıkıyor. Tam Kıyıkışlacık yol ayrımında.


Su almak için uğramıştım ki yaklaşık bir saat mola verdim. İçeri girer girmez içi buz dolu 1,5 lt.lik bir su ve buz gibi bir bira söyledim. Bira ne zaman geldi, ne zaman bitti hiç hatırlamıyorum. Denizcilik geçmişi olan işletme sahibi içeriyi de buna göre tasarlamış. Sabah kahvaltısı, öğlen yemeği ve akşam yemeği servisleri var. Mekan 10 üzerinden 9 puanı hak ediyor. Bir puanı da arılardan kırmak durumunda kaldım. Arı sayısı fazla ama çok şükür yalnızca uçuyorlar ve kimseye bulaşmıyorlar. 18 çeşit sabah kahvaltısının 15 TL olduğunu söylediler. Çupra ve Levrek ise 16 TL. İçki mi? Ne ararsanız var elbette. Bence Bodrum’dan arabayla buraya gelip mükellef bir sofra kurmak aynı manzarada daha ucuza mal olacak bir seçim olacaktır. Bira 6 TL.

Soğuk suyun ve buzların geri kalanını termosa koyduktan sonra yeniden yola düştüm. Artık tırmanışlardan söz etmiyorum. Tam Milas – Bodrum yol ayrımında son yokuşun başında mutlu sona ulaştım denebilir. Bir daha Bodrum girişine kadar 30 km. boyunca hiç yokuş kalmamıştı ama yol gittikçe bozuluyordu ve yaklaşık 10 km. ilerideki şantiye nedeniyle hem toz toprak oldukça fazlaydı hem de kamyon trafiği artmıştı. Yolun düz olmasına karşın saat iyice ilerlediği için karnım fazlasıyla acıkmıştı ki yol ayrımına gelmiştim. Sol taraf Milas’ı, sağ taraf Bodrum’u gösteriyordu ki köşedeki Ocak Başı’nda mola verdim. Kötü olan bir köfteyi afiyetle yedim. Bir saatlik uzun bir molanın ardından tam ayağa kalkmıştım ki ardı ardına bacağıma giren üç kramp nedeniyle yarım saat daha uzatmak durumunda kaldım molamı. Yola koyulduğum da ortalama hızım 23 km/sa. i bulmuştu. 5 yıldızlık bir asfaltta bisiklet kullanmayı özlemişim. Kısa kısa iki tane yokuş çıktıktan sonra GPS’ten Kaya Camping’in yerine bakıyordum ki hemen önümdeki kamyonun 10 metre arkasında olduğunu anladım. Dik bir inişle kamp alanına girdim. Hemen çadırımı kurdum ve akşam yemeği için yolun karşısındaki DİASA’dan sucuk ve yumurta alıp pişirdikten sonra afiyetle yedim. 





Bodrum Giriş


Muhteşem bir akşam yemeği
 
İki buçuk gün de Bodrum’da kaldıktan sonra bu kez feribotla 30 TL karşılığında Datça’ya geçtim. Bodrum – Datça yolu hem oldukça uzak hem de inişli çıkışlı. Eğer bu yolu bisikletle almayı düşünürseniz en azından Gökova’da bir gecelik mola vermenizi öneririm.
 
 Datça’yı gezdikten sonra sabah tembelliğim tuttu ve 10:30’da anca yola çıktım. Orta halli bir tırmanışın ardından bir fırından iki poğaça alıp çayla birlikte sabah kahvaltımı yaptıktan sonra yeniden yola koyuldum. Yol iki saat kadar neredeyse dümdüz devam etti. Sıcaklığın artmasına karşın yolun bu kadar düz olması çok güzeldi onca tırmanışın ardından. Datça’nın 18 km ilerisinde Okaliptus ağaçlarının tam ortasında muhteşem bir cennet köşesi var. Hisar Restoran. Pide, mantı ve çiğ börek yiyebileceğiniz gibi soğuk bir mola için de ideal bir yer. Ben de iki soğuk su ve bir kolanın ardından yeniden yola koyuldum. Meğer mola, tam da tırmanışların başladığı yerdeymiş. Her ne kadar yol inişli çıkışlı olsa da insanın her iki yanında da denizi görebilmesi muhteşem bir duygu. Balıkaşıran’ı (Kayıkaşıran) da geçtikten sonra Marmaris yoluna girmiştim. Yolda uzunca bir süre iki tane eşek bana yol arkadaşlığı yaptı :D 15 metre gidiyorlar, sonra durup bana bakıyorlardı. Ben onlara yaklaşınca yeniden koşmaya başlıyorlardı. Bu uzun bir inişin sonuna kadar devam etti. 
 



Ben hızlandıkça onlar depara kalktı ve en sonunda manevra yaparak benden kurtuldular(!). Saat beş buçuk olmadan Hisarönü’nün muhteşem manzarasını gördüm. Birkaç resim çektikten sonra devam ettim. Hisarönü’nde bulunan Çubucak Orman Kampı’na geldiğimde ise saat 18:40’tı. Yorgun olduğum için Marmaris’e 23 km. olmasına karşın bu kampta kalmaya karar verdim. Dikkatimi ilk çekense; “24:00 ile 08:00 Arasında Araç Giriş Çıkışı Yasaktır” tabelası oldu. Bunun üzerine aramızda şu konuşma geçti:

Ben : Bu ne böyle askeriyeden beter?
Onlar : İnsanların rahatsız olmaması için.
Ben : E insanlar akşam nasıl dönecekler? Son dolmuş da 24:00’da kalkıyor Marmaris’ten. O saatten sonra gelecekler ne yapacaklar?
Onlar : …
Sonra kamp girişinde kimlik kartının da alındığını öğrenince iyice şaşırdım ve;
Ben : Bu ne için?
Onlar : Giriş çıkışı kontrol etmek için.
Ben : Bu ne ya? Gerçekten abartmışsınız.
Onlar : Zorla değil ya   deyince parayı ve kimlik kartımı alıp oradan ayrıldım. 27 TL’lik kamp ücretinin karşılığı bu kadar olamaz. Böyle ticaret anlayışı da olmaz hizmet anlayışı da. Bu saçmalığa katlanamayacağım için oradan ayrıldım.



Marmaris merkeze gelince GPS’te belirtilen kamp yerine umutsuzca gittim ve tahmin ettiğim gibi kamp yerinin olması gereken yerde oteller olduğunu – nedense – şaşırmadan gördüm. Kafamı sola çevirdiğim zaman Prince Kınık isimli bir otel gördüm ve bisikletimi otoparklarına park edip otele yerleştim.
Özellikle Didim’de yaptığım şehir içi yollarla birlikte İzmir – Marmaris bisiklet turunda tam 492 km yol yaptım ve toplam 22 saat 25 dakika bisiklet üzerinde kaldım. Turun ortalama hızı benim düşündüğüm gibi 16.5 değil 15 km/sa ile sınırlı oldu.

Yukarıda yazdığım malzemeler tur başlangıcında değil tur sonunda edindiğim deneyimlerin sonunda yazdıklarımdır. Tur başlangıcında örneğin tişört sayısını 10’da tutmuş okumak için bile yanıma bir iki tane kitap almıştım. Çok severek satın aldığım “Türkiye’de Bulunan Ağaç ve Çalı Türleri” adlı kitabı bile Akbük tırmanışlarının birinde ikinci termos ile birlikte atmak zorunda kaldım.

Tur Önerileri:
 
1-Böyle uzun bir tura ilk kez çıkacaksanız öncesinde iki günlük 60-70 km.lik gidişli gelişli ve tam yüklü bir tur yapmanız çok önemli.
2-İki işi birbirine karıştırmayın sakın. Eğer tur ve geziyi benim gibi aynı anda yapmayı planlıyorsanız her yere en az iki gün ayırın.
3-Turlara olabildiğince erken başlayın. Bence ideal zaman 04:30.
4-15 Haziran ile 15 Eylül arasında Ege ve Akdeniz bölgesine uzun süreli bisiklet turu planlamayın. Sıcaklık gerçekten göz karartıcı oluyor.
5-Yanınıza çok fazla malzeme almayın.
6-Uzun turlara heybelerle değil Römorkla çıkmakta büyük yarar var. Heybelerle dolu bir bisikleti park etmesi bile inanın oldukça zaman alıyor.
7-Lastikleriniz mutlaka zırhlı olsun. Yol kenarlarının her metresi bira şişelerinin kırıklarıyla dolu.
8-Yol boyunca karşınıza çıkan her su fırsatını değerlendirin ve başı boş çeşmelerden su içmeyin.
9-Hiç kullanmazsınız umarım ama yukarıda yazdığım sağlık ürünlerini mutlaka alın.
10-Hem gezi hem de tur yapacaksanız yaklaşık 1.000 TL’yi gözden çıkarın 10 gün için.
11-Her türlü sorunuz için özelden mesaj gönderebilirsiniz.
 
 
 
 
 
 
Sevgiyle kalın, Seferalem ile keşfetmenin tadını çıkarın.
 
Yavuz Alper KARA
 
 
*** Değerli bisiklet tutkunu, Seferalem bünyesinde şehrinize özel bisiklet toplulukları kurulmakta... Şehrinizdeki bisiklet faaliyetlerine ilişkin her türlü aktiviteyi takip etmek, arkadaşlarınızla daha rahat haberleşebilmek, bisiklet tutkusunu yaşamak ve tartışmak, tutkusuz kalmamak için lütfen şehrinizin bisiklet topluluğuna katılınız... Bulunduğunuz şehre ilişkin bisiklet toplulukları için lütfen burayı tıklayınız ... 
 
*** Değerli Seferalem Dostları; Seferalem'in interaktif dünyasında gezinmek için sağ üst köşede bulunan "SEFERALEM-->İnteraktif" menüsü yardımıyla sitemize giriş yapabilirsiniz. 
 
*** Unutmayın; sitemize herhangi bir form doldurmadan FACEBOOK HESABINIZLA da giriş yapabilirsiniz. 
 
*** Değerli Dostlar, yayınlanmasını istediğiniz gezi, spor, gurme, hobi, kültür&sanat vb. aktivitelerinize ilişkin yazılarınızı fotoğraflarınızla birlikte lütfen Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. adresine gönderin, yayınlayalım. Teşekkürler...

Yakıcı olmayan bir güneş, hafif bir esinti ve güzel bir gün. Evet yanlış duymadınız, bunların hepsi en sevdiğim gün olan Cumartesi'de bir arada!...

Güzel, temiz bir hava ve yüzümü adeta okşayan bir esinti. Herkesin yaptığı gibi, eve kapanmaktansa dışarı çıkıp vücuduma "reset atma" ihtiyacı duymuştum. Ne yapayım diye düşünürken 4 yıldır Erdek’te yaşayıp da nereleri gezmediğimi düşündüm. Sonra üzücü bir olay ama aklıma “evet, ben burayı gezdim” diyebileceğim bir yer gelmedi. Kendime acımam sona erdiğinde diğer bisikletçi arkadaşımı arayarak "Kuş Cenneti" gezisi planlayalım dedik. "Okey"i alınca başladım evde hazırlıklara. Hemen hızlı bir şekilde bisikleti kontrole başladım.

İzin verirseniz, nacizhane bir bisikletçi olarak, burada dikkat edilmesi gerekli konuları kısaca size sırasıyla anlatayım;


1. Öncelikle bisikletinizin mümkün olduğunca temiz olması lazım (parlamasına gerek yok!). Dişli grupları ve vites tertibatındaki çamur ve eski yağ artıklarını olabildiğince temizleyin (benim favorim; ıslak mendil, kullan at prensibi :D). 

 

2. Temizlik bittikten sonra vites geçişlerini kontrol etmek gerekir. Herhangi bir takılma ya da ayarsızlık var mı kontrol edin. Varsa eğer, ufak bir ayar yapmanızı tavsiye ederim. Eğer ayar yapmayı bilmiyorsanız, sorununuz büyük değil ise gezi sonrası ilk işiniz öğrenmek olsun, bilmekte fayda var.  İleride kaleme alıcağımız yazılarımızda, sosyal bisiklet topluklarımızda ve mevcut forumlarımızda bisiklet konularında neler yapılması gerektiğini mümkün olduğunca detaylı bir şekilde bulabilirsiniz.

 

3. Gelelim fren mekanizmasına, eğer v-fren ya da eski tip fren kullanıyorsanız pabuçlarınızı ve fren tellerini kontrol edin, yıpranma varsa değiştirin. Değiştirmenizi tavsiye ederim, çünkü yolda başınıza bela açacağına evde uğraşın, emin olun çektiğiniz zahmete değer. Eğer ki disk fren tertibatınız varsa sadece kampanayı ve mineral yağınızı kontrol etmeniz yeterli, fazla bakıma ihtiyaç duymazlar genel itibariyle. Kontrol etmeniz gereken, fren kolunda ve disk fren kısmında yağ kaçağının olup olmadığı.

 

4. Frenler ve vitesler bittikten sonra tekerlekleri kontrol edin, rahat bir şekilde dönmeleri ve bir yerde sürtünme yapıp hızınızı kesmemesi gerekmektedir. Lastik havalarını kontrol ettiğinizde  lastik havalarının min. 2.1 bar ve maks. 4 bar (benimki dağ bisikleti, bu basınçlar yol bisikleti veya diğer lastik tiplerine göre değişiklik gösterir, siz emin olmak için lastik üzerinde yazan değerleri uygulayın) olması gerekmektedir. Benim tercihim 3.7 bardır. Sert zeminlerde çarpma esnasında pay bırakmak gerekiyor, yoksa geziniz bir anda patlamış bir lastik ve kucağınızda bisiklet ile otostop çeker halde (eğer ki yedek lastiğiniz yoksa!!) bir kabusa döner. Lastiklerinizin dış kısımlarını kontrol edin, bunu kesinlikle tavsiye ediyorum, tam olarak iç lastiğe kadar ulaşamamış olan diken, cam ve favorim olan kemik parçası vb. varsa eğer derhal çıkarın ve lastik havasını 10 dk. süre ile kontrol edin. Lastik havasında düşüş var ise derhal ameliyat masasını hazırlayıp iç lastiği yamayın, yaklaşık 10 dk. sürer korkmayın.

 

5. Tamam ise bisikletiniz hazır demektir ama bu "evet geziye çıkabiliriz, hazırız" demek değildir…

 

Gelelim yolculuk için alacağınız sırt çantasını hazırlamaya, yanınıza kesinlikle almanızı tavsiye ettiğim malzemeler kısaca ;

 

1. 1 adet iç lastik

2. Yama kiti (yamalar, zımpara, lastik açma işlemi için 2 adet plastik levye (metal levyeler lastiğe ve iç lastiğe zarar verme durumu olduğundan dolayı tavsiye etmem)

3. Akort anahtarı (grupta bir kişide olması yeterli)

4. Birkaç adet kürdan ya da mangal için kullanılan şişler (mangal partisi yok tabi, sığarsa çantaya neden olmasın :D)

5. Zincir sökme aparatı (grupta bir kişide olması yeterli)

6. İsviçre çakısı, Leatherman ya da Gerber çakısı (penseli olan olursa faydalı olur)

7. 1 çift lateks eldiven (gezinizde yağlı ellerle kalmak istemezseniz :D)

8. Pompa (grupta bir kişide olması yeterli)

9. Gıda takviyesi için 2 adet enerji barı ve eksradan su

10. Rüzgarlık ve yağmurluk

11. Buff ya da benzeri koruyucu maske

 

Tabiî ki evden çıkmadan önce muhakkak bir arkadaşınıza ya da yakınınıza nereye gittiğinizi haber verin ve telefonunuzu yanınıza alın. Son bir tavsiye olarak da açıkta kalan bölgeler için en az 15 faktörlük güneş kremi sürün ki daha sonrası için amele yanığı diye tabir ettiğimiz zebra çizgileriniz olmasın!! 

 

Tüm hazırlıklar yapıldıktan sonra evden dışarıya gönül rahatlığıyla çıkabilirsiniz.

 

Arkadaşım Erkan ile buluştuktan sonra (akıllı telefonu olanlar için) mapmyride uygulamasını çalıştırarak gezimize başlıyoruz. Erdek merkezden başlayan yolculuğumuz Bandırma çıkışına gelen kadar yaklaşık olarak 1 saat 10 dk. sürüyor ve kilometremiz ise yaklaşık olarak 22 kilometreyi gösteriyor. Ayrıntılara gelir isek;

 

Erdek merkezden Migros önüne kadar düzlük bir yol ve ardından öldüren kısa bir yokuş, yaklaşık olarak %5 eğim ile başlayıp tam tepede kademeli olarak %9 eğime kadar çıkıyor ama gözünüz korkmasın; mesafe olarak sadece 500 metre kadar. Sonrasında "her çıkışın bir inişi olacaktır" kaidesiyle güzel bir asfaltta yokuş aşağı adeta uçuyorsunuz. Yol ayrımına geldiğinizde tavsiyem kamplar yolundan gitmenizdir. Yolu biraz bozuk ve dardır ama Edincik yol ayrımına kadar düz bir yolda, yeşillikler arasından manzaranın keyfini çıkararak gidersiniz. Ama uyarmadı demeyin, köpek fobisi olanlar için elde pompa her an tetikte olmanızı tavsiye ederim. Isırmayacaklarını garanti edebilirim ama biraz "Yusuf" arkadaşımız tedbiri elden bırakmasınlar. En güzeli de fino tarzı köpeklerin size kafa tutması. Komik olabiliyorlar ancak şunu da belirtmeden geçemeyeceğim durup da seyretmeye kalkmayın muhakkak arkasından ağır toplar geliyordur o yüzden pedallara kuvvet derim :D

 

Edincik ayrımına geldiğimizde yaklaşık olarak 10 km. yol gidilmiş olacak, tabiî ki bunun 6.6 km.si askeri kamplar yolu oluyor. Çok rahat bir şekilde 10 km.lik yolu kat ettikten sonra sizi biraz sıkabilecek olan maks. %3 eğimli 3 km.lik hafif tatlı bir şekilde uzunan rampa karşınıza çıkacak. Ortalama olarak 20 km hız ile çok rahat çıkabilirsiniz bu rampayı.

 

BAĞFAŞ’ı sol tarafınızda gördükten sonra derin bir nefes alın ve inişte kendinizi rüzgarın serinliğine bırakın ama kendinizi fazla kaptırmayın yaklaşık olarak 1.8 km.lik kısa bir inişten sonra tekrar tırmanışa geçeceksiniz.

 

İniş sonrası yeniden yaklaşık olarak 1.7 km uzunluğunda ve ortalama %4 eğimli bir tırmanış ile ardından tekrar 800 metrelik kısa bir iniş ile karşılaşacaksınız. Burada tırmanış esnasında sol tarafta Sülfirik Asit Fabrikası göreceksiniz, burada yola ayrı bir dikkat sarfetmek zorunda kalabilirisiniz. Fabrikadan çıkan/giren kamyonlar sizi biraz zora sokabilir. Her zaman olmuyor fakat rast gelebilirisiniz. Dikkat edin!!!

 

800 metrelik inişin sonunda; sizi, biraz terletecek olan son ve zor bir tırmanış bekliyor olacak. Bu tırmanışın birazını iniş esnasında kullanacağınız hızınızla telafi edersiniz fakat tırmanış yaklaşık olarak 900 metre sürüyor ve eğimi maks. %8.7 olacak. Bu zor tırmanışı hallettikten sonra karşınızda süper bir asfalt olan Çanakkale – Balıkesir yolu çıkacak. Işıklardan sola dönerek Balıkesir istikametine doğru rahat ve dinlendirici olan bir tura başlıyorsunuz. 

 

Gezimizin terleten kısmı böylelikle son buluyor. Erdek – Bandırma yolu insanı biraz yoracak nitelikte olmasa da kondisyonu biraz düşük olan arkadaşlar için “Bitsin bu çile” nağmeleri ağızlardan dökülebilir. Hatta bazen "acaba geri mi dönsem? diyenler de olacaktır belki ama sabretmenizi tavsiye ederim. Sıkın dişinizi ve bitirin, zaten Erdek – Bandırma yolu bittikten sonra gerisi çok kolay, inanın. Haritaları incelediğinizde gerçekten sonrası için sadece keyif kaldığını göreceksiniz.

 

Bir ihtiyacınız doğarsa en azından pit stop yapabileceğiniz güzel bir yer olan Bandırma Liman AVM emrinize amade olacaktır. Sakın dinlenme periyodunu fazla kaçırıp sinemaya takılmayın, bitirmemiz gereken bir gezimiz var:D

 

Geriye kalan yol, güzel bir asfalttan geçerek arada sırada %1-2’lik iniş ve tırmanışlarla devam ediyor ve sonunda sağ tarafta "Kuş Cenneti Milli Parkı"nın tabelasını görüyoruz. Yolda herhangi bir sıkıntı yaşayacağınızı düşünmüyorum, sadece takım halinde gidiyorsanız formasyonunuzu iyi ayarlamalısınız, çünkü siz ve kamyonlar arasında sadece 1,5 metrelik emniyet şeridi bulunmakta, o da eğer şoför arkadaşlar sizin şeritten işgale başlamazsa.

 

Alışmış olduğumuz tırmanış ve inişlerin ardından gelen bu kaymak gibi yol, bizlere manzaranın tadını çıkarmaya olanak sağlamıştı. Tırmanışlardaki eforumuzu bu düz yolda manzara izlemeye ve selam veren araçlara kaldırdığımız ellere harcıyorduk. İlk başlarda, araçlar tarafından uyarıldığımızı sanmıştık ama kornaların ardı arkası kesilmeyince "bu kadar da uyarı almayız herhalde" diye düşünerek araçlara selam vermeye başladık ve emeklerimizin karşılığını soför arkadaşların selektörleriyle ve gülümsemeleriyle aldık. 

 

Yolculuğumuz, bizlere selam veren arabaların arka camlarına yapışan çocukları gördükçe daha da güzelleşti  doğrusu. Şimdi düşünüyorum da bizi izleyen o çocukların ve selam veren insanların bisiklet sporuna biraz daha olumlu bakmalarını sağlamış olabiliriz. Hatta belki o çocuklar, bizim yerimizde olmayı hayal ederek, önlerinde bulunan uzun hayatlarına bisiklet aşkını da ekleyeceklerdir. En azından bu tohumu atabildiğimizi düşünüyorum. Artık Türkiye’de bisiklet sporu o kadar yaygınlaştı ki, insanlar bisikleti yaşam tarzı haline getirerek bunu bir zevk aracından ziyade, ulaşım aracı olarak da kullanmaya başladı. Umutlu bir şekilde bu değişimin karayollarına ve şehir içi yollara da yansımasını bekliyorum. 

 

Yaklaşık olarak 45 dakika süren uzun molalı asfalt yolculuğumuzun sonunda sağ tarafımızda Milli Park tabelasını nihayetinde görüyoruz.

 

Evet Milli Park tabelasının önünde günün anlam ve önemini belirten fotoğrafımızı çektikten sonra, tren raylarıyla kesilen yolumuza devam ederek "Kuş Gölü"nün ilk kısımlarına varıyoruz. Adını Kuş Gölünden alan Kuş Gölü Köyünün içinden devam ederken ve sıra sıra yol boyunca uzanan meyve ağaçları arasından geçerken bir anda kendimizi meyve ağaçlarının tepesinde buluyoruz. Meyvelerimizi yerken, bir yandan da, acaba kim ne zaman bağırmaya başlayacak, diye tetikte bekliyoruz. Ceplerimizi doldurduktan sonra yolumuza meraklı bakışlar arasından devam ediyoruz.

Bir süre sonra etrafımızda adeta bisiklet ordusu oluşmuştu. Köyün içinden çıkarak milli parkımıza ulaştık. Bizlere eskortluk yapan mahallenin çocukları bizi turist sanmış olacaklar ki “hello” diyerek park önünde bizlerden ayrıldılar.

 

Mili parka kişi başı 4 TL verdikten sonra içeri girdik ve bisikletlerimizi hemen girişte bulunan ağaçların yanına bırakarak park turumuza başladık. Açıkçası ilk defa gelmem sebebiyle beklentim biraz fazlaydı ama çok geçmeden normal seviyeye indi. Çünkü parka ilk girdiğimizde acaba kuş çeşitlerinden neler görebileceğiz falan diye bir merak vardı ama dürbün getirmedikten sonra sadece uzaklardaki kuş siluetleri ve iç açan orman ile merakımızı giderdik. Maalesef kuş izleme kulesine ya da diğer yerlere sabit dürbünler koyulmamıştı ve bu sebepten broşürde yazan hiçbir kuşu ne görebildik ne de seslerini duyabildik. Duyma kısmı dürbünle alakasız, yazıma takılmayalım lütfen :D Bence bu olay, biraz parkın artık revizyona gidilmesi gerektiğinin bir işareti. Buradan yetkililere sesleniyorum, kış izleme kulesi istiyoruz :D

 

Etrafta biraz dolaştıktan sonra, karnımızdan gelen sesler bizi ele vermeden enerji takviyesi yapmak ve boşalan su mataralarımızı doldurmak için, park alanında bulunan banklara kendimizi attık. Parkta turist sayısı azdı ama gelen tüm turistlerde son model yüksek kalite fotoğraf makineleri eksik değildi. İçimizden acaba tanınmış doğa dergileri muhabirlerinden birkaçının burada olup olmadığı geçmedi değil.

 

Güzel bir enerji takviyesinden sonra çantalarımızı aldık sırtımıza ve düştük tekrardan yollara. Maalesef geliş güzerhanında sahip olduğumuz konforlu yollar, gidiş güzergahında mevcut olmadığından geri dönüş yolunda biraz daha yavaş tempolu ve dikkatliydik.

 

Dönüş yolundaki emniyet şeridi maalesef biraz daha dardı, bunun sebebi ise henüz yolun yapılmamış olması.

 

Ağır da olsa gezimizi tamamladık ve Erdek merkezine kendimizi attık. Böylece kısa gezimizi bitirmiş olduk ve arkadaşla vedalaştıktan sonra evlerimize doğru yavaş bir şekilde uzaklaştık. 

 

Evet benden şimdilik bu kadar.

 

Haftasonlarınızı bisiklet üzerinde keyifle geçirmeniz dileğiyle kendinize iyi bakın…

 

Ersan BOSTANCI

* Değerli bisiklet tutkunu, Seferalem bünyesinde şehrinize özel bisiklet toplulukları kurulmakta... Şehrinizdeki bisiklet faaliyetlerine ilişkin her türlü aktiviteyi takip etmek, arkadaşlarınızla daha rahat haberleşebilmek, bisiklet tutkusunu yaşamak ve tartışmak, tutkusuz kalmamak için lütfen şehrinizin bisiklet topluluğuna katılınız... Bulunduğunuz şehre ilişkin bisiklet toplulukları için lütfen burayı tıklayınız ...  

 

Sevgiyle kalın, Seferalem ile keşfetmenin tadını çıkarmayı unutmayın!...

Öncelikle bu organizasyonda emeği geçen herkese teşekkür ederim. Caner ve ekibi, eminim ki bu organizasyonu düzenlerken, biz koşanlardan daha çok emek ve çaba harcadı. 

 

Ocak ayında Caner ile “Geyik Koşuları” hakkında konuşurken, bana Nisanda İznik’te 126 km.lik ultra maraton yarışı organize edebileceğinden bahsetti. Sonra düşünmeye başladım “acaba koşabilir miyim?” diye. Aslında 2 yıldır “Likya Ultra Maratonu”na katılmayı istiyordum. Ama “Likya Macera Yarışı” ile çakışması ve işlerim nedeniyle kısmet olmamıştı bir türlü. Sonrasında organizasyondan takım arkadaşım Mustafa Poyraz’a bahsettim. Konuştuk, tartıştık ve bu yarışa katılmaya karar verdik, kararımızı da Geyik Koşusu esnasında Caner’e bildirdik. 

 

“Bir yarışı koşmak mı zor, yoksa o yarışa hazırlanmak mı?” diye sormuştu, yıllar önce anterenörüm Haydar Doğan. Sonra, “yarışa çıkar koşarsın ama o yarışa hazırlanmak daha büyük emek ister” demişti. Aslına bakarsanız, yarışa hazırlanırken kat ettiğiniz mesafe ve emek, yarış esnasında koştuğunuz mesafenin kat kat üstüdür. Spor yapmak, sporcu olmak disiplin gerektiren bir şeydir. Antrenman  yapacaksın, beslenmene ve dinlenmene dikkat edeceksin. Ancak bir şeyleri başarmak ve bitirmek bu çabayı gerçekten tarifi zor bir  mutluluğa dönüştürüyor.

 

Yarış için Cuma akşamı İznik’e doğru yola çıkıyoruz Mustafa Poyraz ile birlikte. Tabi yolculuk esnasında karnımız acıkıyor. İznik’te Muazzez Özçelik ve burada tanıştığımız biricik destekçimiz Esra ile buluşuyoruz. Köfteci Yusuf’ta karnımızı doyurduktan sonra soluğu kayıt masası ve malzeme kontrolünde alıyoruz. Ardından Öğretmenevine gidip yerleşiyoruz ve sabırsızlıkla yarış saatini beklemeye başlıyoruz. 

 

Cumartesi sabahı saat 06:00 sularında uyandık, “kahvaltıyı nerede, nasıl yaparız?” diye düşünürken  Mustafa Kızıltaş abi imdadımıza yetişiyor. Odada su kaynatıp bize çay hazırlıyor; akşamdan aldığımız ekmek, peynir ve bal ile kahvaltımızı yapıyoruz. 

 

Saat: 06:45… Sonunda yarış start alanındayız ve yarışmanın başlamasını bekliyoruz. Saatler 07:30’u gösterirken start alıyoruz. Yarışın başında bir grup oluşturuyoruz, grup muhabbet temposunda koşarken ilk tepeye yaklaşıyoruz. Önümüzde bir grup var ama göğüs numaralarından onların 60 km koştuğunu anlıyoruz. Sonra tırmanmaya başlıyoruz. Ben, Mustafa Kızıltaş, Fırat Kara, Cevdet Çoskun ve Akın Yeniceli... İlk kontrol noktası olan Derbent’e doğru ilerliyoruz ve bu noktaya ekip olarak ulaşıyoruz. Sonra ben, biraz gruptan ayrılıyorum ve önümde bulunan 60 km koşan bir arkadaşı yakalıyorum ve ilk hata geliyor, dönüş noktasını kaçırıyoruz. Yaklaşık 800 metre aşağıya doğru koşuyoruz, şeritleri göremeyince içimizde bir şüphe oluşuyor, derken, bir köylü amca şeritlerin yukarıdaki sırtta olduğunu söylüyor. Söylene söylene tepeyi geri çıkıyoruz ekip olarak. 

 

Bu hatadan sonra; ekibe Mustafa Poyraz, Özgür Tetik, Necip Yılmaz, Stanley Rice ve  Ubeyde Kuyucuk da katılıyor. Sonra 2’inci kontrol noktası olan Süleymani’ye ulaşıyoruz. Mustafa Kızıltaş ile birlikte buradan hızlı çıkıyoruz ve tepeyi tırmanmaya başlıyoruz. 3 kontrol noktasına doğru uzunca bir iniş bizi bekliyor. Arkadan Cevdet Çoksun, Fırat Kara, Stanley Rice ve Akın Yeniceli bizi yakalıyor ve sert bir şekilde tepeyi inerken ben, ekibi arkadan takip etmeyi tercih ediyorum. Çünkü daha ilk iniş ve önümüzde çok uzun bir yol var. 

 

Kontrol noktası 3 olan Müşküle’den geçiyoruz. Köy halkı çok sıcak kanlı, özellikle teyzelerin motive edici konuşmaları eşliğinde inişe devam ediyorum.  Tepeyi inerken Akın Yeniceli’yi görüyorum; dizine ilaç sürüyor, “bir şeyin var  mı?” diye soruyorum, “yok abi, iyiyim” deyince, arkadan takibe devam ediyorum. Ve sonunda iniş bitiyor; Mustafa Kızıltaş ve Fırat Kara biraz önümde. Önce Fırat Kara’yı yakalıyorum, sonrasında Mustafa Kızıltaş’ı . Mustafa abiye “abi iyi gidiyoruz” dediğimde “iyi değil, mükemmel gidiyoruz ama inşaallah teker patlamaz” diyor. Kolumdaki bizim Garmin saat 42 km.yi gösterirken zamana bakıyorum, 3 saat 58 dakika bitmiş. 

 

Mustafa abiyle beraber, sonunda ilk ikmal noktası olan Narlıca’ya ulaşıyoruz. Bir şeyler yiyoruz. Sağ olsunlar; Esra ve Tülin yardım ediyor. 5’inci kontrol noktası olan Söloz’a doğru koşmaya başlıyorum.  Önümde, sadece, 60 km koşan İngiliz Ian Corless’in olduğunu öğreniyorum. Başlıyorum tırmanmaya; kendi kendime bu tırmanmayı da bitirirsem yarışın büyük bir kısmını tamamlamış olacağımı düşünüyorum, yağmurun karşıma çıkaracağı sürprizlerden habersiz. Tırmanış bitmek üzere iken köylüleri görüyorum. 2 sırada gittiğimi ve Ian’ın sadece 300 metre önümde olduğumu söyledi köylüler. “Ian’ı yakalayayım, beraber gidelim” diye düşünürken; Ian’ı ayakkabı bağcıklarını bağlarken görüyorum ve başlıyoruz beraber koşmaya. Söloz’a doğru inerken Ian yarışı bitirmenin vermiş olduğu rahatlıkla tepeyi hızlı bir şekilde inmeye başlıyor ve ben Ian’a “yolun açık olsun” deyip arkadan takibe başlıyorum.

 

Ve Söloz’dayım; Esra ve Tülin yine burada (iyi ki varsınız). Yağmurdan dolayı üşümeye başlamışken, bir an önce kıyafetlerimi değiştiriyorum, “ayakkabı değiştirsem mi?” diye düşünürken, “zaten yağmur yağıyor, yeni ayakkabı giysem bile kısa sürede ıslanacak” diye sadece çorap değiştirmeye karar veriyorum. 

 

Bir şeyler yiyorum. Artık parkur düz ve “bundan sonrası kolay olacak, hadi Mahmut” deyip kendimi motive ederek Söloz’dan ayrılıyorum. Bu düşüncelerim sadece ve sadece 1 km sürüyor ve 1 km sonra kendimi zeytin tarlalarının arasında, çamurda bata çıka yürümeye çalışırken buluyorum. Bu duruma sinirleniyorum, “yok muydu daha düzgün yol?” diye söylenirken Söloz burnuna ulaşınca çamur bitecek, rahat rahat koşacağım diye düşünüyorum. 

 

72 km’ye gelince yol düzeliyor ve çamur bitiyor.  Koşu temposunu tutturup motorlu polis eşliğinde 6’ıncı kontrol noktası olan Örnekköy’e ulaşıyorum. Bir meyve suyu içip biraz da bisküvi yedikten sonra yola devam…  Parkur bazı yerlerde çamurlu bazı yerlerde ise sert patika; çamurda mecburen yürüyorum, çünkü ayakta bile zor durabiliyorken nasıl koşabileyim? 

 

Koşmaya başlayınca vücut ısınıyor, yürümeye başlayınca vücut soğuyor, dolasıyla üşümeye başlıyorum. Bir koşu, bir yürüyüş derken; kendimi Ilıca’da buluyorum. Bir şeyler yiyip içtikten sonra hakemlere, “parkur sürekli böyle çamurda mı devam edecek?” diye soruyorum. “Boyalıca’dan sonra asfaltta koşacaksın” diyorlar. “Hadi Mahmut, sabret, 8 km sonra kurtulacaksın çamurdan” diyorum ve 8’inci kontrol noktası olan Boyalıca’ya doğru ilerliyorum. 

 

Ve Boyalıca’dayım, Esra ile Tülin yine burada. Kıyafetlerimi tamamen değiştiriyorum. Yağmurluk ve tayt giymeye karar veriyorum ve üstüne ekmek eşliğinde sıcak bir çorba içiyorum. 

 

Artık 21 km kalmıştı, asfalttan koşacaktım ve iyi durumdaydım. Bu noktadan çıkarken “eğer Mustafa abi noktaya ulaşmazsa artık beni geçemez” diye düşünüyorum; sonra Esra ve Tülin’den Mustafa abinin yaklaşık 1 saat geride olduğunu öğreniyorum. Kıyafet kuru, karnım tok, moral iyi ve kalan sadece 21 km. lik mesafe; başlıyorum koşmaya. Asfalttan İznik’e doğru ilerleyeceğim, tabi bu benim düşüncem, asfalttan giderken şeritler bitiyor. Sonra çekim ekibi Caner’i arıyor. Toprak yolu gösteren şeritlerin olduğu yere bir araç park etmiş ve ben şeriti görmediğim için 300 metre fazladan koşmuşum. Caner araba ile beni yakalıyor; “abi 300 metre geri de patikaya gireceksin” diyor.  Yine patika, yine çamur. Artık hava da kararmaya başladı. Çamurlu patikada yürümek daha zor.  Kafa fenerimi çantamdan çıkarıyorum yola devam. Aslına bakarsanız çamur olması iyi diyorum, çünkü çamur koşmamı engelliyor ve “ben koşamazsam arkamdakiler de koşamaz” diye düşünüyorum; diğer taraftan sıcak duş ve sıcak yatağı düşünerek bir an önce yarışı bitirmek istiyorum. 

 

Çamurda düşe kalka; yürüyerek, koşarak 9’uncu kontrol noktası olan  Kuruköprü’ye ulaşıyorum. kolumdaki Garmin saat 125 km.yi gösteriyor, yaklaşık 2 km fazladan koştuğumu anlamadan 3 km oluyor hata; derken, noktadaki hakemler “burası 121 km kontrol noktası” diyorlar, “nasıl yani?…” diyorum ve “5 km mi kaldı? diye soruyorum. “Evet” dediklerinde “şaka yapıyorlar, herhalde” diyorum kendi kendime. 

 

Yola devam ediyorum; asfalt yol bir türlü gelmiyor.  Sonunda saatim 128 km. yi gösterirken, asfalt yola ulaşıyorum. Koşmayı deniyorum, olmuyor, çünkü çok üşüdüm, vücut gitmiyor bir türlü. “Yürümeye devam, devam, devam” diyorum, elbet bu yarış da bitecek! 

 

130 km de artık şehrin içindeyim. Yarışın bittiğini düşünüyorum. Polis abi “yok, daha var ama az kaldı” diyor. “Ne kadar var?” diye soruyorum; “500 metre kaldı” diyor. “İyi” diyorum, “500 metre daha yürüyeceğiz”. Polis abi eşlik ediyor bana; yaklaşık 700 metre yürüdükten sonra “abi ne kadar kaldı? diye tekrar soruyorum. “400-500 metre” diyor. 

 

Sonunda yarış bitiyor… Koşulan toplam mesafe; 131.9 km… Geçen toplam zaman; 15 saat 41 dakika...

 

Mutlu Son… En güzel an;  artık sıcak duş ve  yatak beni bekliyor :)

 

Yarışmada emeği geçenlere, parkur boyunca  beni destekleyen Jandarmalara, polislere ve İznik halkına çok teşekkür ediyorum. Tabi ki en büyük  teşekkür, desteklediklerinden dolayı Esra ve Tülin’e…. 

 

Bu yazıyı yazmak, koşmaktan daha zor oldu :)

 

YARIŞMA SONUÇLARI

 

Bir daha ki, bir başka  yarışta görüşmek dileğiyle…

 

Mahmut YAVUZ 

 

* Değerli spor tutkunu, Seferalem bünyesinde özel spor toplulukları kurulmakta... İlgilendiğiniz spor faaliyetlerine ilişkin her türlü aktiviteyi takip etmek, arkadaşlarınızla daha rahat haberleşebilmek, sporu yaşamak ve yaşatmak, sporsuz kalmamak için lütfen sitemizdeki spor topluluklarına katılınız... Türkiye Atletizm Topluluğu, Türkiye Oryantring Topluluğu, Macera Yarışları Topluluğu ve diğer sosyal topluluklar için lütfen burayı tıklayınız ... 

 

Sevgiyle kalın, SEFERALEM ile keşfetmenin tadını çıkarmayı unutmayın!...
 

 
Performans turlarının en büyük sıkıntısı genelde tek başınıza yapıyor olmanızdır. İnsanlar genelde: “Evet. Ben de gelmek isterim.” deseler de o gün ve o saat gelince pek de kalabalık olmazsınız.
 
Hazırlığınızı akşamdan tamamlamak ise yapılması gereken en önemli şeydir; çünkü sırf yemek hazırlığı bir saatten fazla sürer, hele ki gideceğiniz yerin lokanta vb. özelliklerini bilmiyorsanız.
 
Bu zorlu tur için ilk uğramam gereken yer, Mersin Forum içerisinde bulunun Migros’a uğramak oldu.
 
Tost ekmeği, yumurta, peyaz peynir, kaşar peyniri, süzme peynir, sebzeli jambon, akdeniz yeşillikleri, domates, salatalık, kırmızı biber, ceviz, badem, kuru üzüm, fıstıklı muska (buna gerek yoktu ama görüntüsü çok cazipti) ve çikolata satın aldıktan sonra tur hazırlıklarıma başladım. Beni neyin beklediğini bilmediğim ve gerçekten çok zorlu bir tur olacağı için sekiz sandviçten oluşan sabah kahvaltısı, öğlen ve akşam yemeklerini oluşturdum.
 
Sabah 06:15’te Hilton’un köşesinden tur başladı. Turun ilk dakikaları oldukça sıkıcı ve gergindi. İnsanlar böyle etkinlikleri genelde ilk yarım saat içinde bırakırlar ya da sonuna kadar devam ettirirler. Yüzme de bu şekildedir. İlk 300-400 metre önce yorucu sonra can sıkıcı olur fakat 400.metreden sonra işler çok kolaylaşır ve gerisi kendiliğinden gelir. 1000-1500 metre yüzmek içten bile değildir.
 
Ana caddede bisiklet sürmek bence hiç de güzel değil. Caddenin bir an önce bitmesi için dua ettim. Bu düşünceyle Kocavilayet çarçabuk geldi ve geçti. Artık doğanın sessizliği ve rahatlatıcı kokusuyla başbaşaydım. Tırmanış olsa da burada bisiklet sürmek çok güzeldi. Yola çıktıktan bir saat beş dakika sonra Emirler köyünün kahvesinde kahvaltı molası verdim. Buraya kadar bana eşlik eden arkadaşımla beraber kahvaltıya başladık. Kahvaltım oldukça besleyici ve doyurucuydu. Yanıma aldığım termostan çayımı bardağa koyup üç sandviç eşliğinde içtim. Ardından da bir çikolata gereken enerjiyi bana sağlamıştı. İşi olduğu için yolun bundan sonraki kısmında bana eşlik edemeyecek olan arkadaşım, 1 saat 30 dakikalık uzun molanın ardından yol ayrımının sağından giderken ben solunu seçip tırmanışa koyuldum.
 
Doğaya pedallamak kusursuz, anlatılamaz ve insanların sevdikleriyle yaşaması gereken bir duygu.
 
Elbette insanın bu anları paylaşacağı kişileri bulmak kolay değil. Sanırım araba o kişiyi bulmam da daha çok yardımcı olacaktır.
 
6.5-7 km hızla ve büyük bir çabayla tırmanmaya devam ettim. Hemen her saat başında verdiğim 10-15 dakikalık molalar hem bacaklarımı rahatlatmaya hem de enerjimi toplamaya yetti.
 
Bu tura kadar bisikletle çıktığım en yüksek rakım 1050 metreydi ve SGS II’den sık sık bulunduğum anlık rakıma bakıp yüseklik rekorumu ne zaman kıracağımı merak ediyordum.
 
Fındıkpınarı’na yaklaştıkça artan sis havanın soğumasına neden oluyor ve beni endişelendirmeye başlıyordu. Endişemin iki basit nedeni vardı. Birincisi, inişin zor ve yavaş geçeceği ve ikincisi, molalar sırasında terimin her defasında üzerimde kurumasından dolayı hastalanmak.
 
Molalar dışında tam dört saatlik bisiklet yolculuğunun ardından Fındıkpınarı girişi oldukça güzel fakat korkutucuydu. Güzelliği, Rakım 1200 yazan sınır tabelasında, korkutuculuğu ise 50 metreye kadar düşen görüşteydi.
 
Fındıkpınarı’na daha önce gelmemiş olduğumdan kasabanın yolun neresinde kurulduğunu bilmiyordum. Yaklaşık 1 km boyunca kapıları kapalı dükkanlar veler dışında hiçbir şey göremiyordum. Yaşam belirtisi ise kesinlikle yoktu. Kendimi tam bir gerilim filminin içinde hissettim. Resident Evil’ın yeni serisi çekilmiş de bir anda sağdan soldan zombiler üzerime atlayacak gibi geliyordu.
 
Neyseki ilk yaşam belirtisi beni oldukça sevindirdi. Dışarıdan bakıldığı zaman açık olduğu bile tam olarak belli olamayan bir kendin pişir kendin ye lokantasında; Panayır Kasap’ta öğlen yemeği molası vermek için durdum.
 
İlk başta niyetim; yanımda getirdiğim sandviçlerin ikisi daha yiyerek öğlen yemeğini geçiştirmek olsa da, birinci sandviçimi yedikten sonra burnuma gelen kokulara daha fazla karşı koyamayacağımı anlayıp kendime bir Adana Dürüm siparişi verip, gelir gelmez mideye indirdim.
 
İki büyük bardak çayın ardından sabahtan beri içmediğim ve günde en az 4-5 büyük fincan tükettiğim, çay bardağında sunulan Türk Kahvesinin inanılmaz tadını çıkardıktan ve özellikle çalışanların ‘neden böyle delice bir işe kalktığım’ yönündeki sorularını cevapladıktan sonra yapılan bütün uyarıları kulak arkası edip yeniden yola koyuldum.
 
Böylesine uzun veya yorucu turlarda konuştuğumuz insanların, şaşkınlık, hayret, küçümseme ve takdirle karışık bakışlarını izlemek farklı ve çok güzel oluyor. Bu, yaptığım işte  beni en çok tetikleyen öğe oluyor.
 
Turun geride bıraktığım yaklaşık 40 kilometresi ve 1200 metresinde en çok zorlandığım ve sabrımı zorlayan yer 20.-25. Kilometreler arasıydı. Fakat yolun buradan sonrasıyla karşılaştıramayacağımı yolun hemen başında anlamıştım.
 
4 saatte 40 kilometre yol gitmiş olmama karşın Fındıkpınarı’ndan sonra geriye kalan yolu 3.6 ile 4.2 km/saat hızla alıyor olmak gerçekten de çok zorlu oluyordu. Bir süre sonra toprağa dönen yol, turu; tam bir doğa turuna çevirmiş olsa da yoruculuğumu arttırmıştı. Böyle şartlar altında daha ileriye gitmenizi ve daha da yukarıya tırmanmanızı sağlayan tek odak noktası inadınız ve başarma azminiz oluyor. Spor, eğlence, anlatacak ve gurur verecek her türlü hikaye aklınızdan çıkıyor; geriye bir tek pedallar ve siz kalıyorsunuz.
 
15 metreye kadar düşen görüş ve yol kenarında hala bulunması beni şaşırtan yumuşak karlar içimi, yeni bir korkunun kaplamasına neden olmuştu. Doğanın güzelliği yerini tehlikeye bırakmıştı. Çevreden duyduğum garip sesler ise bu korkuyu daha da pekiştiriyordu. İşin kötü tarafı ise görüşün bu kadar düşük olması alabileceğim bütün önlemleri yok ediyordu çünkü tehdidi en fazla 15 metre ileride görebilecek ve ben daha bisikleti çeviremede burun buruna gelmiş olacaktım. Tam da bu sırada imdadıma yetişen Ipod’umda çalan Şebnem Ferah’ın “Korkarak yaşıyorsak yalnızca hayatı seyredersin” dizesi oldu. Düşünceleri bir kenara bırakıp yeniden tırmanışıma odaklandım.
 
Fındıkpınarı’ndan yaklaşık üç saat daha bisiklet sürmüştüm ki karşılaştığım manzara beni şok etti: Yolun bu kısmından Arslanköy’e giden her iki yolunda kar nedeniyle kapalı olması.
 
Her ne kadar yolun en yüksek kısmı olan 1958 metrenin burada bulunduğu gerçeği göz önünde olsa da Nisan ayının 21’inde Mersin’de karşılaşmayı umduğum manzara b değildi. İnadım bir kez daha kendini gösterdi: Yol kenarında kar toplamaya gelen insanların alaycı ve meraklı bakışları ve “zincir getireyim mi” esprilerinin arasında elime aldığım bisikletimle karlı yolda yürümeye başladım. 200 metre sonra yürümem durduran şey ise yolun kalan kısmının yani 11 kilometrenin tamamen kapalı olduğu bilgisiydi. Karların arasında son kez kahve molası verdikten sonra 1875 rakımdan geri dönüş yoluna girdim.
 
Benim için sıkıntının daha büyük ve tehlikeli olanının başladığı an işte bu andı. Sisin neden olduğu damlacıklar eşofman üstünde sağanak yağmur etkisi yaratıyor ve göğsümün bütün soğukluğu olanca sertliğiyle hissetmeme neden oluyordu. Sabahın altısında 21 derece olan Mersin’den burada hiçbir etki yoktu ve hava sıcaklığı 9.5 dereceye kadar düşmüştü. Görüşün düşük ve yolun çok bozuk olması iniş süratimi 20-25 km/sa arasında tutmama neden oluyordu. Yaklaşık 40 dakika sonra Fındıkpınarı’na bu kez tersten giriş yapmış ve yeniden çay molası ve içeride yanan sobanın sıcaklığını hissetmek için kendimi Panayır Kasap’a atmıştım. Su bardağı ile bir büyük çay içtikten sonra yorgunluğun üzerime çökmesini engellemek için fazla oturmadan doğruca yola koyuldum. 
 
İnişi Mezitli istikametinde yapmaya karar verip Cemili Köyü üzerinden Kuyuluk’a girdim ve oradan da hiç pedal çevirmeden doğruca Mezitli sahilde buldum kendimi. Çıkışım 7 saat sürse de inişim tam tamına bir saat 35 dakika sürmüştü.
 
Mezitli’den sonra da yarım saatlik bisiklet sürüşüyle kendimi tura başladığım Hilton sahile atmıştım.
 
Tur Önerisi:
 
Bu tur öncesinde bir kez Fındıkpınarı’na araçla gidip Fındıklı-Aslanköy arasını bisikletle geçmekte bir kez de Mersin-Fındıkpınarı turu yapmakta yarar var.
Turu tek başınıza değil de en az iki kişiyle yapmak hem daha zevkli hem de daha disiplinli olmanıza neden olacaktır.
Harita ve profilden de görüldüğü gibi turun çok zorlu olacağı ve yaklaşık 9 saatlik bir tırmanış gerektireceği göz önünde bulundurularak, geceleme yeri Fındıkpınarı olacak şekilde kamplı planlama yapmakta veya tek günlük bir tur planlanıyorsa turun başlangıç saatinin 05:30 olmasında yarar var.
Gerek tırmanışın gerekse de inişin rahatlığı açısından seçilmesi gereken yol Mezitli-Kuyuluk yoludur.
Karların erimesi ve benim karşılaştığım sürprizle karşılaşmamanız için en güzel ay Mayıs ortası olacaktır ki Fındıkpınarı’na kadar olan yol sıcakta oldukça zorlayacaktır. Yanınıza üç tane baf almanızı öneririm.
 
Yanınıza almanız gerekenler:

-5 sandviç
-Çikolata
-Çay veya kahve
-Muz
-Yağmurluk
-Yama kiti
-Pompa
-Fener
-Uzun eldiven
-3 adet bandana ya da baf
-Yedek tişört
-Eşofman üstü
-İlk yardım kiti (çok önemli)
 
Kamplı yapmayı seçerseniz;
 
-Çadır
-Uyku Tulumu
-Mat
-Çadır Feneri
-Kamp Ocağı 
-Daha çok yiyecek
-Gece için kalın bir şeyler.
 

Yavuz Alper KARA
 


* Değerli bisiklet tutkunu, Seferalem bünyesinde şehrinize özel bisiklet toplulukları kurulmakta... Şehrinizdeki bisiklet faaliyetlerine ilişkin her türlü aktiviteyi takip etmek, arkadaşlarınızla daha rahat haberleşebilmek, bisiklet tutkusunu yaşamak ve tartışmak, tutkusuz kalmamak için lütfen şehrinizin bisiklet topluluğuna katılınız... Bulunduğunuz şehre ilişkin bisiklet toplulukları için lütfen burayı tıklayınız ...  

 

*** Değerli Seferalem Dostları; Seferalem'in interaktif dünyasında gezinmek için sağ üst köşede bulunan "SEFERALEM-->İnteraktif" menüsü yardımıyla sitemize giriş yapabilirsiniz. 

 

*** Unutmayın; sitemize herhangi bir form doldurmadan FACEBOOK HESABINIZLA da giriş yapabilirsiniz. 

 

*** Değerli Dostlar, yayınlanmasını istediğiniz gezi, gurme, hobi, kültür&sanat, spor vb. aktivitlerinize ilişkin yazılarınızı fotoğraflarınızla birlikte lütfen Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. adresine gönderiniz. Teşekkürler...

 

Sevgiyle kalın, Seferalem ile keşfetmenin tadını çıkarmayı unutmayın!...

 
 

İlk olarak tek başıma yapmayı düşündüğüm Mersin-Silifke kamplı haftasonu bisiklet turunu, sonradan aldığım cazip teklif nedeniyle iki arkadaşımla beraber yapmaya karar verdim. Kamp malzemelerimi tam olarak yanıma alabilmek ama aynı zamanda da fazla ağırlığa yol açmamak için epey uğraştım. Uyku tulumu, mat, ilk yardım malzemeleri, şort ve terlik derken heybelerimi hazırladım ve yola koyuldum.

 

İlk günü 60 km. ikinci günü 95 km. olan bu eğlencenin daha zevkli ve daha uzun olabilmesi için sabah 06:15’te Mersin Şehir Stadyumundan harekete geçtik. Daha sonra Mezitli’de bize katılacak olan iki arkadaşla buluşmak üzere Vipolün önünde beklemeye başladık.

 

Gelen arkadaşlarla beraber 07:15’de Vipolden harekete geçtik. İki dolu heybeye ve iki termos çaya karşın yolun asfalt, pürüzsüz ve geniş olması, aynı zamanda da erken yola çıktığımız için trafiğin az olması nedeniyle saatte 24 km. hıza rahatça ulaşabildik. İlk molamızı 16. km. de bir kahvede verdik. Burası bu yol için çok ideal bir mola yeri; çünkü Mersin-Erdemli yolunun tam ortasında yer alıyor. Termosta bulunan çayları ilerleyen saatlere sakladığımız için çaylarımızı kahveden aldık. İkişer bardak çay içip bacaklarımızı ve işin açıkçası popomuzu rahatlattıktan sonra yeniden yola koyulduk.

 

Hızımızı 24-25 km. de sabitleyip Erdemli’ye kadar bu şekilde devam ettik. Yaklaşık bir buçuk saatlik sürüşün ardından sıra kahvaltıya gelmişti. Erdemli’de, hem anayolun hemen arkasındaki sokakta, hem de şehir merkezinde bulunan küçük Toroslar Kahvaltı’da durduk. Kişi başı ortalama üç börek/sıkma (Saç üzerinde, açma hamurdan, patatesli, peynirli, ıspanaklı ve peynirli olarak yapılan saç yağlısı ve bunun dürüm şeklini almış hali) siparişlerini verip kahve için boş bardak istedik. Siparişlerin fazla olması biraz gecikmeye neden oldu. Biz kahvelerimizi yudumladıktan yaklaşık on dakika sonra börek ve sıkmalarla birlikte çaylarımız da geldi. Masaya konulması ile tükenmesi neredeyse eş zamanlı olan börekleri bitirdikten ve 6,00 TL’lik hesaplarımızı ödedikten sonra birer çay daha içip alışveriş için Migros’a uğradık. Şimdi sıra, akşam yemeği ve eğlencesi için alışveriş yapmaya gelmişti. Eğlencenin yarım ve içimizde uhde kalmaması için kişi başı birer şişe Villa Doluca kırmızı şaraplarımızı ilk başta aldıktan sonra su, makarna, makarna sosu ve salata için domates, salatalık, soğan gibi ikinci dereceden önemli (!) malzemeleri de tamamlayıp kişi başına 30,00 TL ödedikten sonra yeniden yollara düşme zamanı gelmişti.

 

Aldığımız ürünleri, özellikle şarapları dikkatlice ve eşit olacak şekilde heybelere yerleştirdikten sonra yeniden pedal çevirmeye başladık. 8-10 km. sonra yol biraz bozulmuş, asfalt artık soğuk asfalta dönmüş olsa da; bu durum bizim tempomuzda pek de bir değişikliğe neden olmadı. Bir saatte 20 km. daha yol aldıktan sonra kamp yerimiz olan Töbank tesislerine geldik. Burasının özelleştirildiğini ve plajda kamp yapamayacağımızı (biz özelleştirince deniziyle, plajıyla özelleştiririz) üzülerek öğrendik, fakat hemen plajın diğer kesiminde olan ve belediyeye ait Karavan parkı dikkatimizi çekti. Oraya doğru yöneldik ve bize hoş geldiniz diyen kampçılardan birisiyle görüştükten hemen sonra çadırlarımızı kurmaya başladık.

 

Arkadaşlarımın çadırı North Face marka iki kişilik çadır olduğu için, beş dakika sürmeden kurmuşlardı bile. Fakat benim yeni aldığım İglo marka tek kişilik çadırın kurulumu o kadar basit olmamıştı. Asitmetrik yapısı önce biraz şaşırtmış olmasına karşın yapısını anladıktan sonra kurulum işlemi kısa sürdü ama ince ve ucu küt olan polleri, tabanı sert olan zemine çakmak tam bir işkenceye dönüştü. Neyseki yan çadırdan aldığım birkaç ödünç pol ile bu sorunun da üstesinden geldik.

 

Saatler 12:30’u gösterirken kampımızı kurmuş ve üstümüzü değiştirmiştik. Denize bir metre mesafede olup da selam vermemek olmazdı elbette. Tarihin 14 Nisan olmasına aldırış etmeden kendimizi denizin serin sularına bıraktık. İlk on dakika üşümediğimi söylersem yalan olur fakat sonra 15-16 derece olduğunu düşündüğüm suyun sıcaklığına, kısa sürede alıştım. Uzun zamandır yüzmemiş olmamın verdiği kondisyonsuzluk ve 2.5 saatlik bisikletin verdiği yorgunluk, hemen kendini gösterdi ve bacaklarım sürekli kramp uyarılarıyla baş başa kaldı. Ben de kendimi fazla zorlamamaya karar verdim. 45 dakika sonra denizden çıktık. Üzerimizi kuruladıktan ve birer ikişer bardak çay içtikten sonra yeniden bisikletlerimize atlayıp 4 km. ilerideki tekel bayine yollandık. Üçer bira aldıktan sonra yeniden kamp yerine geldik ve soğuk biralarımızı denize karşı, güzel bir sohbet eşliğinde yudumlamaya başladık.

 

Biralar bittikten sonra yemek hazırlığına girdik. Gazlı ve yalnızca 60 gr. ağırlığında olan kamp ocağının çevresini rüzgarlık ile kapattıktan sonra ocağımızı yakıp suyu kaynatmaya başladık. Makarnayı ve bir süre sonra da fesleğen sosunu hazırladıktan sonra, kırmızı şarap eşliğindeki muhteşem soframız hazırdı. Böyle bir manzarada sohbetimize zevk katma görevini kusursuz bir şekilde yerine getiren şaraplarımızın bitmesi ve çadırlarımıza çekilmemiz fazla uzun sürmemişti. Saat on gibi çantalarımın arasında tek kişilik çadırımda uykuya daldım. 

 

Matın pek de güzel olmaması nedeniyle geceyi rahat geçirdiğimi söyleyemesem de, sabah tam 06:15’te gözlerimi açtım. Kamp arkadaşlarımın da uyanmış olduğunu sevinerek gördüm. Malzemeleri ve çadırlarımızı toplayıp üzerimizi giyinerek hazır hale gelmemiz yaklaşık 45 dakika sürdü. Birer fincan da çay içtikten sonra kamp alanından yüklü bisikletlerimizle ayrıldık.

 

Mersin-Silifke yolunun tam da Töbank tesisilerinde karakter değiştirdiğini üzülerek gördüm. Buraya kadar neredeyse dümdüz olan yol, inişli çıkışlı bir hal almıştı. Kahvaltı için şeçtiğimiz yer olan Cennet-Cehennem Mağaralarının bulunduğu yokuşu tırmanmak ise tam bir altın vuruş oldu. Yaklaşık 15 dereceyi bulan eğim, sabah sabah beni oldukça zorladıysa da yolun sonundaki akıl almaz manzara ve muhteşem kuş sesleri, bütün yorgunluğumu unutturdu. Dikkatli bir inişten sonra Yörük Kahvaltı’ya girdik ve serpme olarak sunulan kahvaltı siparişlerimizi verdik. Saat yaklaşık 08:30 olduğu için biz ilk müşterilerdik ve siparişimizin hazırlanması fazla uzun sürmemişti.

 

İncir ve turunç reçellerinin güzel tadıyla tatlandırdığımız günün güzel geçeceği ilk saatlerden belli oldu. Bir saatlik kahvaltı sürecinden sonra kişi başına düşen 17 TL’lik borcumuzu ödeyip oradan ayrıldık.

 

Rotamızı Narlıkuyu ve Üç Güzeller olarak belirledik.

 

Milattan Sonra 4.yüzyılda yapılan tarihi Roma Hamamı’ndan geriye kalan yalak ve mozaikleri dikkatlice ve hayranlıkla izledik. Mozaiklere resmedilen Zeus’un üç kızı Aglaia, Thalia ve Euphrosyne’nin güzellikleri, gerçekten de göz kamaştırıcıydı. Hamamın bulunduğu koyun çevresine yapılan balık restorantlarında yemek yemek gerçekten de çok güzel bir akşam yaşamaya neden olacaktı fakat kısıtlı zamanımızdan ötürü bunu yapamadık.

 

Hamam’dan ayrıldıktan sonra rotamızı sahilden Kızkalesine çevirdik. Kızkalesini uzaktan da olsa seyretmek insana tarihi ve huzuru bir arada yaşatıyor. Akyar’ı gezerek kare kare resmettik. Burada da bir kamp yerinin olması bizi sevindirdi.

 

Kısa bir Tarihi Liman ziyaretinin ardından yeni ziyaret alanımız Roma Üniversitesi oldu. Üniversite’nin bugün bile üzerinde bulunduğu toprakların genişliği hayret uyandırıcı. Günümüzde bu topraklara sahip olmayan üniversitelerin sayısı azımsanmayacak kadar çok. Fakat tarihi bilincimiz bu eşsiz sanat eserini korumaktan oldukça uzak olduğu için Mersin-Silifke yolu tam da bu üniversitenin içinden geçmiş durumda. Kim bilir neler kaybettik? Tarihten ve insanlıktan bu kadar uzak kalmak, bizde gelecekte onarımı olanaksız hasarlara yol açacaktır.

 

Amfi Tiyatro’yu da gördükten sonra Nekropolitan’ı gezmek için üniversitenin yanından yukarıya çıkan yolu, bisikletlerimizle izlemek yeterli oldu. Tam bir ölüler şehri. Lahitler ve tüm yapıtlar çok güzel. Bilincimiz kısa zamanda burada da kendini gösterdi. Üniversite duvarlarının üzerine ev yapanlar, içinden su tulumbaları geçirenler yetmezmiş gibi bu tarihi mezarları gübre deposu olarak kullanan insanların varlığı, içimi acıttı.

 

Yolun sonundan yeniden sahil yoluna çıktık. Denize olan özlemimizi bastıramamış olmamızdan dolayı olsa gerek Töbank tesislerinde bir kez daha kendimizi denizin kollarına bıraktık.

 

Kurulanıp bisikletlere binerek yola koyulduk. Çay molası vermeden Tömük’ü geçtikten sonra Cüreoğulları Restoran’ında yemek molası vermiştik ki biraz da geç olduğunu söylemeliyim. Akçaabat Köftelerinin lezzeti ve özellikle de ekmeklerinin (kendi ürünleri-eskiden yalnızca fırın olarak işletilirmiş) tazeliği ve tadı çok hoştu. Yanında mevsim salatası ile piyaz ise tamamlayıcı olmuşlardı. Üzerine yediğimiz sütlaç turumuzun son tadıydı. 20’şer TL’lik hesabımızı ödedikten sonra son 15 km.yi pedallamaya başladık.

 

Saat 06:00 olmadan Mersin’e eşi benzeri olmayan anılarla dönmüştük.

 

* Değerli bisiklet tutkunu, Seferalem bünyesinde şehrinize özel bisiklet toplulukları kurulmakta... Şehrinizdeki bisiklet faaliyetlerine ilişkin her türlü aktiviteyi takip etmek, arkadaşlarınızla daha rahat haberleşebilmek, bisiklet tutkusunu yaşamak ve tartışmak, tutkusuz kalmamak için lütfen şehrinizin bisiklet topluluğuna katılınız... Bulunduğunuz şehre ilişkin bisiklet toplulukları için lütfen burayı tıklayınız ...  

 

Sevgiyle kalın, Seferalem ile keşfetmenin tadını çıkarmayı unutmayın!...

 

TARIHIN BUYULEYICI KOKUSU: TARSUS

Yazan Carsamba, 11 Nisan 2012 20:13

İnternetten yaptığım küçük bir araştırma sonucu (iyiki varsın google), hazır Mersin’de bulunuyor iken mutlaka Tarsus’a gitmem gerektiğini anlamıştım.

 

Rotamın ilk durak noktasını, Eshab-ı Kehf (Mağara Arkadaşları-Yedi Uyurlar) olarak belirledim. Eshab-ı Kehf’in bulunduğu söylenen üç mağaradan birisi olan ve Tarsus’ta yer alan bu mağara, Mersin’den 30 km. uzakta olması ve Tarsus içinde gezilmesi gereken çok fazla tarihi dokunun yer alması nedeniyle; turu, bisikletle yapmaya karar verdim.

 

Bisikletle tura çıkmanın en güzel yanlarından birisi de sabah erken kalkarak güne erken başlamaktır. Ben de sabah 07:00’da kalktım ve bol peynir (kramplara karşı kalsiyum) ve yumurtadan (protein) oluşan kahvaltımı güzelce yapıp 750 ml.lik termosumu çayla doldurduktan sonra saat 08:00’da merkezde bulunan PTT binasından yola çıktım.

 

Limana yaklaşırken kabusum başlamıştı bile: Yoğun kamyon trafiği. Cumartesi sabahı bu kadar kamyonun Adana yolunda ne işi olduğunu sorgulayarak pedallıyordum. 40 dk. sonra ilk molamı verdim. Benzin istasyonları biz bisikletliler için muhteşem duraklardır. Enerji için iki çikolata aldım. Birisini çay eşliğinde içtikten sonra dönüş noktasını kaçırmamak için akıllı telefonumdan google maps’i inceledikten sonra yeniden yola koyuldum. Huzurkent sapağından dönerek kuzeye yöneldim ve gerçekten de huzura kavuştum. Yanımdan vızır vızır geçen kamyonlardan artık eser kalmamıştı. Yol sakinleşmiş ama aynı zamanda güzelim asfalt bozulmaya başlamıştı. Yolun çukurlu ya da çok bozuk olmamasına karşın soğuk asfalt sürtünmeyi ve buna bağlı olarak yorgunluğumu arttırıyordu.

 

İlki 20 dk, ikincisi 15 dk olmak üzere toplam 35 dk.lık iki molayla birlikte 2 saat 25 dk.da Eshab-ı Kehf mağarasına vardım. Ziyaretçi sayısının sabahın bu saatinde az olması benim için oldukça sevindiriciydi. Hem rahat rahat gezebilecek, hem de bol bol resim çekebilecektim.

 

Mağaranın içi beklediğimin aksine soğuk değildi. Nisan başında böyle olan mağara temmuzda nasıl olur diye düşünmeden edemedim. Her deliğe girip çıktıktan ve güzel resimler çektikten sonra böylesine kutsal ve önemli bir yerde bile sağa sola aşkını ilan eden ve adını duvarlara yazarak dünyada kalıcı olduğunu, bir eser bıraktığını sanan zavallı zihinlere nefret kusarak mağaradan çıktım.

 
Bugünün şanslı günüm olduğu, ben mağaradan çıkar çıkmaz mağaraya akan beş otobüslük insan selinden belli oluyordu.
 
 
Sayı ve nitelik açısından oldukça zayıf olan hediyelik eşya dükkanlarından 1 TL’ye bir tane magnet (ben mıknat diyorum) aldıktan sonra, sade sodaya sıkılmış yarım limonu ve bir bardak da çayımı içip 1.5 TL tutan hesabı ödeyip yeniden bisikletime atladım.
 
 
Eshab-ı Kehf’ten Tarsus’a giden 9 km.lik yolun yokuş aşağı olması, beni 50-55 km.yle aşağıya indirmeye başladı. Kısa zamanda frenlere basıp bu bol çukurlu ve tümsekli yolda 35 km.den fazlasının hem bana hem de bisikletime yapısal zarar vereceğini anladığımdan üzülerek hız kesmek zorunda kaldım. 
 
 
Tarsus’a girer girmez ziyaretlerime başladım ve güzelim eski Tarsus evlerinin arasından geçerek ilk olarak St.Paul kuyusuna gittim. Müze kartım olmadığı için 3 TL olan giriş ücretini ödeyerek tarihi yere adım attım. St. Paul, Hrisitiyanlığın yayılmasında büyük katkısı olan havarilerdendir. Milattan sonra 3.yy.da Tarsus’ta doğduğu bilinen ve Aziz olarak kabul edilen St.Paul’un adına yapılmış olan ve kuyudan 600-700 mt. uzakta olan kilise, ikinci durak noktam oluyor.  3 TL de burada ödedim :) Her mabedde bulunan ve insanda hayranlık uyandıran tavan süslemeleri ve resimleri boynumun ağrımasına neden olacak kadar ilgi çekici.
 
 
Tarsus’un ana caddesi boyunca yer alan çeşitli güzellikleri gezdim sonra. Kendimi bu kadar tarihe ve heyecana kaptırmışken muhteşem tasarımı ile dikkat çeken Konak Efsus’un önünden geçerken saatin 13:35 olduğunu ve altı buçuk saattir bir şey yemediğimi fark ettim. Butik Otel, Restoran ve Kafe olarak işletilen ve tarihi yapısı özenle korunan bu müthiş yerin yan tarafına bisikletimi park ettim ve elimi yüzümü güzelce yıkadıktan sonra masaya oturdum.
 
 
Sırtımı Konak Efsus’un 150 yıllık tarihine yaslayınca önümde bulunan dinginlik ve manzara beni gerçekten büyüledi. Dört bir yanım tarihi Tarsus Evleri ile dolu... Caddeden geçen tek tük motorsikletlileri saymazsak, çevrede hiçbir gürültü yok. Beni ilk gördüğü zaman havlama arzusunu bir türlü bastıramayan konağın sevimli ev sahibi Maya, yavaş yavaş yanıma sokuldu ve başını okşamama izin verdi.
 
 
Zengin menüden Kiremitte Köfte, Portakallı Efsus Salata ve Birayı seçtim ve elbette yemekler gelene kadar bir de çay siparişi verdim. Sunumuna ve tadına büyülendiğim bu müthiş yemeklerin yarısını yiyemeden karnımın doyduğunu üzülerek anladım. Yorgunluğum beni iyice koltuğa yakınlaştırıyor ve bir türlü kalkmama izin vermiyordu. Arka arkaya içtiğim birkaç bardak çayın ve ücretsiz aldığım fotoğrafçılık dersinin ardından konağın işletmecisi olan Seçil Sancaktar Hanım’dan, bana konağı gezdirmesini istedim. İçten ve nazik kişiliğinden olsa gerek beni kırmadı ve bu tarihi konağı bana gezdirdi.
 
 
Bu güzel ve sıcak gezinin ardından açıkçası bana (bütçeye göre değişir) biraz yüksek gelen hesabı (38 TL) ödedikten sonra henüz görmediğim yerleri görmek heyecanı ve bu müthiş yerden uzak kalacağımın verdiği buruklukla, kendime yeniden geleceğime ve mutlaka bir gece kalacağıma söz vererek ayrıldım.
 
 
Tarsus, yalnızca tarihi ile değil peygamberler kenti olarak da bilinir. Önce halen yenileme çalışmaları devam eden Dalyan Peygamber’in kabrinin yer aldığı Makam-ı Şerif Cami’ni, Ulu Cami’yi, Bedesten (Kırkkaşık)’i ve yine yenileme çalışmaları devam eden Antik Şehir’i gezip her hücremi tarihin kokusu ve ihtişamı ile dolduruyorum.
  
 
Sıra Tarsus’un doğal güzelliklerine geldi ve kendimi su şırıltılarıyla dolu bir serinliğe; Tarsus Şelalesine attım. Suyun saflığına ve büyüsüne kapılmamak olanaksız. Sabah başlayan şansım ardım sıra gelmeye devam etti ve oturacak yer bulmak neredeyse imkansızken tam da önümde bulunan şelalenin kenarındaki masadakiler kalktı. Bu manzarayı buradan izlemek kesinlikle Allah’ın bir lütfu. Termosumdan iki bardak çay içtim ve soğumamış olduğuna şaşırdım. Servis, yoğun kalabalığa yetişmekte zorlandı ama fiyatlar oldukça güzel.
 
4 kişilik çay 8 TL
2 kişilik çay 6 TL
 
 
Şelalenin sol tarafında içki servisinin de yapıldığı bir de restoran var. Bir daha ki gelişimde akşam yemeğini burada, rakı eşliğinde yiyeceğimi düşünerek ikinici Tarsus seferimi de planlamış oldum :) Son bardak çayımı da yudumladıktan sonra barajı görmek için şelaleden ayrıldım. Önce barajın alt tarafında bir masada oturdum. Burada piknik yapmaya gelen bir aile ile kısa bir süre sohbet edip piknik masaları için ücret alınmadığını öğrendim. İşletme belediyeye ait. Daha sonra barajın üst tarafına geçiyor ve asıl piknik alanının burası olduğunu görüyorum. 100’e yakın piknik masası, çocuk parkları ve basketbol sahası ile tam bir piknik alanı burası.
 
 
Bu kadar masaya karşın sabah erken saatlerde veya öğleden sonra henüz sıcaklar geçmemişken gelinmediği takdirde, burada yer bulmanın kolay olmayacağını düşünüyorum. Ne de olsa piknik sezonu Akdeniz bölgesi için başladı bile.
 
 
Tarsus gezimi tamamlayıp aşık olduktan sonra yeniden yola koyuldum. Bu kez dönüşüm daha tempolu ve tek molalı olduğu için 1 saat 45 dakika sürdü.
 
 
Genel :

Tarsus, Herkesin mutlaka görmesi ve en az bir gece konaklaması gereken muhteşem bir kent. Gerek tarihi dokuları ve gerekse de manzaraları ile büyüleyici.
 
 
Görülmesi Gereken Yerler :

Ulu Cami
Makam-ı Şerif ve Dalyan Peygamber’in Kabri
St.Paul Kuyusu
St.Paul Kilisesi
Tarsus Evleri
Kleopatra Kapısı
 Özgürlük Yazıtı
Antik Şehir
Şahmaran
Kırk Kaşık (Bedesten)
Eshab-ı Kehf Mağarası
Tarsus Şelalesi
Baraj
 
 
Önerilen Rota :

Eshab-ı Kehf Mağarası – Şahmaran – Makam-ı Şerif Cami ve Dalyan Peygamber’in Kabri – Ulu Cami – Kırkkaşık (Bedesten) – Yemek Molası – St.Paul Kilisesi – St. Paul Kuyusu – Tarsus Evleri – Özgürlük Yazıtı – Kleopatra Kapısı – Tarsus Şelalesi – Baraj (piknik ve akşam yemeği)
 
* Hiçbir ayrıntıyı kaçırmamanızı sağlayacağı ve yorulmamanız için Tarsus gezisini iki günlük planmakta yarar var.
 
 
Ulaşım :

Tarsus, Adana’dan 40 km., Mersin’den ise 30 km mesafede. Her iki kentten de ulaşım sık kalkan dolmuşlar ve tren ile sağlanabilmekte.
 
 
Fiyat :

Kuşkusuz her yerde olduğu gibi burada da fiyatı belirlemek ve en alt düzeyde tutmak size bağlı. Müzeler için 10 TL, iki kişilik öğlen yemeği için ortalama 15 TL (Tantuni) ve güzel bir akşam yemeği içinse 100 TL yeterli olacaktır. Akşam yemeği fiyatına içki dahildir. Konak Efsus’un tadına varmak istiyorsanız eğer, fiyatları biraz daha yukarı çekmeniz de yarar var.
 
 

* Değerli bisiklet tutkunu, Seferalem bünyesinde şehrinize özel bisiklet toplulukları kurulmakta... Şehrinizdeki bisiklet faaliyetlerine ilişkin her türlü aktiviteyi takip etmek, arkadaşlarınızla daha rahat haberleşebilmek, bisiklet tutkusunu yaşamak ve tartışmak, tutkusuz kalmamak için lütfen şehrinizin bisiklet topluluğuna katılınız... Bulunduğunuz şehre ilişkin bisiklet toplulukları için lütfen burayı tıklayınız ...  

 

Sevgiyle kalın, Seferalem ile keşfetmenin tadını çıkarmayı unutmayın!...

 

ESKI FOCA-YENI FOCA BISIKLET TURU

Yazan Carsamba, 11 Nisan 2012 20:13

Mavi ve Yeşil, Ege ve Orman...

 

Daha önce gitmediğiniz bir yeri keşfetmenin, kuşkusuz en güzel ve en zevkli yolu, bisiklet turudur. Hiçbir ayrıntıyı atlamayacak kadar yavaş, sıkıcı olmayacak kadar hızlı...

 

Arabayla yalnızca bir yerden bir yere gidersiniz. Saatte 90 km. hızla giderken yolun sağını solunu ancak yanınızdaki yolcu izleyebilir, o da kısa süreyle. Fakat bisikletle hiçbir ayrıntıyı kaçırmaz, manzarayı hafızanıza kare kare yazarsınız.

 

Bu düşünceyle Eski Foça’dan Yeni Foça’ya bisikletle gitmeye karar verdik. Saatte 15 km. hız ise bu güzel sahil yolu için ideal sürat. 

 

14:30’da üç arkadaş, Eski Foça sahilde bulunan ve balıkçı kayıkları ile bezeli, deniz manzarasına sıfır çay bahçelerinin birisinde çaylarımızı yudumladıktan sonra kasklarımızı ve eldivenlerimizi giyerek yola çıktık.

 

Bu güzel sahil şeridinde ilk kez bisiklet ile turlayacağımız için heyecanlıydık. Hazırlıklarımızı öğlen tamamlamıştık. Böyle bir bisiklet turunda benim için en önemli malzeme, termosumun içinde yer alan çay veya neskafedir. Bunun gibi kısa (23 km.) turlarda sık mola vermek, bol manzara resimleri çekmek, turu daha eğlenceli kılıyor.

 

Kısa süre ilçe içinde bisiklet kullandıktan sonra ana yola varıyoruz. Asfaltın güzel ve emniyet şeridinin geniş olduğu yerlerde bisiklet kullanmak hem kolay hem de zevkli oluyor. Verdiğimiz sık molalarla mavi ve yeşili fotoğraflıyor, keyfimize keyif katıyoruz. Sık çıkış ve inişler, yolu daha zevkli kılmasına karşın yoruculuğu da arttırıyor. Asfaltın bitmesi canımızı biraz sıkıyor. Soğuk asfalt denilen tırtıklı yolda ilerlemeye devam ediyoruz. 

 

Yanımızdan arasıra geçen arabalardaki insanların meraklı bakışları yüzümüzde gülümsemeler oluşturuyor. Yol üzerinde kahvelerimizi yudumluyoruz. Güzel, güneşli bir günde karşı yola oturup dinlenirken neskafeleri yudumlamak inanılmaz keyifli oluyor. 

 

İki saatlik yolculuktan sonra 16:30 gibi Yeni Foça’ya giriyoruz. Eski Foça’ya bu kadar çok benzemesi bizi şaşırtmıyor. Hangisinin daha büyük olduğuna karar vermek ise zor. İç limanda, balıkçı tekneleri ile randevumuzu makinemizle ölümsezleştiriyor ve karnımızı doyuracak fiyatı makul bir yer aramaya başlıyoruz.

 

Tatil kasabalarının en büyük sıkıntısı, akşam yemeğinizi uygun bir bedel karşılığı yemektir. Bu manzaraya Eski Foça’dan alışkınız. Restoranların önünden ağır ağır ilerlememiz, işletmecilerin dikkatini çekiyor ve bizi içeri davet ediyorlar. Ekmek arası balık yapan bir restoran, sunduğu fiyat ile bizi cezbediyor ve kayıtsız kalamıyoruz. Gün batımıyla serinlemeye başlayan açık havadan kapalı restorana girmek iyi geliyor. Üşüdüğümü fark eden işletme sahibi, bir metre yakınımızda bulunan odun sobasını derhal yakıyor. Ekmek arası sardalya ve bira siparişlerimizi beklerken ısınan sobada ellerimizi ve bacaklarımızı ovuşturuyoruz.

 

Yemeğin üstüne Türk kahvesi içip kişi başına 13 TL hesap ödedikten sonra yeniden bisikletlere biniyoruz. Kışın yapılan bisiklet turlarının en kötü yanı, geç başlayan gezilerde havanın erken kararması ile dönüşün karanlığa kalması.

 

Serin havada hızlı yol alabilmek için mola sayısını azaltıyoruz. Sohbete ara vermeden soğuk asfalttan yeni ve güzel asfalta geçince, yolun bitmek üzere olduğunu anlıyoruz. Eski Foça’ya dönüşümüzü ve 56 km.’lik turu tamamlamamızı (yanımdaki arkadaşlarımın ilk uzun turlarıydı) Mıço isimli, sörf tahtalarının masa olarak kullanıldığı Foça’nın gözde mekanlarından olan bir barda kutluyoruz.

 

Genel Değerlendirme:

 

Özel araçla Eski veya Yeni Foça'ya gelenlerin mutlaka diğerine de bir gün ayırmaları gerekiyor. Bu yolu bisikletle almak ise en güzel seçenek. Fakat bisikletinizi yanınızda getirmeyi unutmayın.

 

Akşam yemeği için Eski Foça’da bütçeniz uygunsa rakı-balık öneririm. Taptaze balık ve deniz ürünleri, mezeleri ile doyumsuz lezzetlerden biri.

 

Ulaşım:

 

Çanakkale yolu üzerinde, Karşıyaka’dan 60 km mesafede.

 

İzmir garajdan kalkan Foça Koop otobüsleri ile Ege Üniversitesi önünden geçerek 1 Saat 40 Dakika (8,00 TL)

 

İZBAN ve Hatundere’den aktarma otobüs ile Karşıyaka’dan 1 Saat 15 Dakika (3,00 TL)

 

Fiyatlar:

 

Bira: 6,00 TL

Ekmek Arası Sardalya: 5,00 TL

Restoran’da iki kişilik rakı-balık: 150,00 – 200,00 TL

 

Yanınıza Almanız Gereken Malzemeler (Bisiklet turu yapanlar için):


Bisiklet tamir kitleri ,

Termos içerisinde çay veya kahve,

Enerji için çikolata,

Su,

Fotoğraf Makinesi

 

* Değerli bisiklet tutkunu, Seferalem bünyesinde şehrinize özel bisiklet toplulukları kurulmakta... Şehrinizdeki bisiklet faaliyetlerine ilişkin her türlü aktiviteyi takip etmek, arkadaşlarınızla daha rahat haberleşebilmek, bisiklet tutkusunu yaşamak ve tartışmak, tutkusuz kalmamak için lütfen şehrinizin bisiklet topluluğuna katılınız... Bulunduğunuz şehre ilişkin bisiklet toplulukları için lütfen burayı tıklayınız ...  

 

Sevgiyle kalın, Seferalem ile keşfetmenin tadını çıkarmayı unutmayın!...

 

Dalgıçlığa merak duyan birinin ulaşacağı en son noktadır,  Kızıldeniz.  Sharm-el Sheik, Elat, Cidde  ve Akabe kızıldenizin öncelikli dalış noktalardır. Ben yazımda; sizlere, dilim döndüğünce - ben de en büyük etkiyi yaratan- su altında beni hayal alemine daldıran Elat’tan bahsedeceğim.

 

Elat, İsrail’in Kızıldeniz’ deki tek kıyı şehridir ve dalış turizmi bakımından, dalış merkezleri  ile dünyaya ün salmıştır. Bu düşünce ile kendimizi bir anda dalış merkezlerinde buluyoruz. Ancak öğreniyoruz ki, burada dalmak o kadar da kolay değil. Öncelikle sigorta yaptırmak , dalış merkezlerinin seviyenizi tespit etmesine izin vererek  dalgıçlık seviyenizin belirlenmesi gibi prosedürleri geçirmeniz gereklidir.Kısacası bir sürü sıkıntı.  Bir ara aklımızdan “dalmasak mı?” diye geçirdiysek de, bir kere dalmaya karar vermiştik ve dalacaktık :-) Dalışın bu kadar zor olduğu Elat’ta, dalışa geçince tüm zorlukları unutuyoruz, bu ne güzelliktir, sanki akvaryuma dalıyoruz. 

 

Dalışı tamamlıyoruz, dalış merkezinde öğle yemeği yedikten sonra, başlangıçta “çok para yau, gerek yok” dediğimiz sualtı fotoğraf makinesini mecburen kiralıyoruz o muhteşem manzarayı gördükten sonra :-) Öğleden sonra ikinci dalış başlıyoruz, bu sefer ki hedefimiz bir batık. Dalış merkezindekiler artık bizim dalış konusunda iyi olduğumuzu anlıyorlar ve bir sonraki gün bize “Chinese Garden” a tekne turu yapmayı öneriyorlar; tabi bizden kaçar mı, teklifi hava da kapıyor ve ertesi günü iple çekiyoruz.  Bir sonraki gün, dalış merkezinden bir dalgıçla kendimizi “Chinese Garden”da buluyoruz; burası da çok güzel ama şüphe götürmez ki, normal dalış daha güzeldi.  Yine de dalmak için çok zamanınız varsa, kesinlikle Chinese Garden’da da dalmanızı tavsiye ederim. 

 

Elat’ta geçen 7 günün 5 günü, sabah erken kalkıyor, spor yapıyor, sonra da dalış merkezinde buluyoruz kendimizi. Her halde burada bir yıl dalsak, dalmaktan bıkmayız; o derece yani. “Dalış tecrübem yok” diye çekinmeyin; burada tüm güzellikler maksimum 10 metre derinlikte. Biraz tuzlu da olsa, dalış merkezlerinde dalış kursları da mevcut.  

 

Doğayı seven ve buranın kıymetini bilen İsrail’li dalış hocaları, dalıcıların dip tabiatına zarar vermemesi için büyük çaba sarf etmekteler. Nitekim bu çabanın da karşılığını almaktalar :-) 

 

Dalışın yanı sıra, gece hayatı da çok hareketli olan Elat’ta bir çok gece kulübü bulunmakta. Gündüz deniz ve kum, gece ise hareketli bir gece hayatı.  

 

“Elat’a gidip de Lut gölü ve Kudüs’ e gitmemek olur mu?” diyoruz ve kalan 2 günümüzden bir günü  Lut Gölü ve Kudüs gezisine ayırıyoruz.  

 

Lut Gölü’nde dalmak Elat’ta dalmaktan daha zor; çünkü  tuz oranı çok fazla ve su dalış yapmamızı engeliyor, su üzerinde değişik poziyonlarda  poz verenleri görüyoruz burada.   Tuz oranı biraz daha fazla olsa, herhalde suyun üzerinde yürüyebileceğiz.  Tabi bayanları da unutmamak gerek, güzellik çamurlarını da :-) 

 

...Ve kendimizi Kudüs’te buluyoruz daha sonra. Dünya dinlerinin toplandığı iki şehir var,  biri İstanbul diğeri de Kudüs. Rehberimiz Türkçe biliyor ama tabi ki anlatımları biraz yanlı oluyor sanki. Kudüs'ü gezi bölümünde daha sonra detaylı olarak anlatacağım.

 

Kısacası, Elat’ a yapılacak bir turda, kesinlikle Lut Gölü’nün ve Kudüs’ün görülmesi gerektiğini bir kez daha hatırlatıp yazıma burada son veriyorum. 

 

İyi dalışlar. 


Mahmut YAVUZ


* Değerli dalış tutkunu, Seferalem bünyesinde şehrinize özel dalış toplulukları kurulmakta... Şehrinizdeki dalış faaliyetlerine ilişkin her türlü aktiviteyi takip etmek, arkadaşlarınızla daha rahat haberleşebilmek, dalış tutkusunu yaşamak ve tartışmak, denizsiz kalmamak için lütfen şehrinizin dalış topluluğuna katılınız... Bulunduğunuz şehre ilişkin dalış toplulukları için lütfen burayı tıklayınız ... 



** Seferalem'in interaktif dünyasında gezinmek için sağ üst köşede bulunan "SEFERALEM-->İnteraktif" menüsü yardımıyla sitemize giriş yapabilirsiniz.


*** Unutmayın; sitemize herhangi bir form doldurmadan FACEBOOK HESABINIZLA da giriş yapabilirsiniz.  


*** Değerli Dostlar, yayınlanmasını istediğiniz gezi, gurme, hobi, kültür&sanat, spor vb. aktivitlerinize ilişkin yazılarınızı fotoğraflarınızla birlikte lütfen Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. adresine gönderiniz. Teşekkürler...


Sevgiyle kalın, SEFERALEM ile keşfetmenin tadını çıkarın!