Gezi Yazilari

Gezi Yazilari (27)

Değerli SEFERALEM üyesi/ziyaretçisi;

SEFERALEM'in belki de en keyifli ve sizler için en faydalı bölümünde bulunuyorsunuz.

Bu bölümde, gezgin ve aktivist üyelerimizin kendi ağızlarından, tamamen gerçek hikayelerini, deneyimlerini okuyacak; tavsiyelerine kulak verdiğiniz takdirde, seyahat, etkinlik ve yemek ziyafetlerinizi daha keyifli hale getireceksiniz. Bölüm içerisinde farklı bakış açıları ile farklı deneyimleri gözlemleyebilirsiniz.

Tadacağınız lezzetler, gideceğiniz mekanlar, iştirak edeceğiniz seyahat ve etkinlikler öncesi, kulaktan dolma yanıltıcı bilgilerden ziyade, üyelerimizin gerçek deneyimlerinden faydalanarak; ön bilgi sahibi olmanız için bu bölümü lütfen dikkatlice okuyunuz.

Unutmayın, gezi, spor ve aktivite dünyasına yolculuğunuzda; seyahat ve etkinlikleriniz sonrası "keşke" dememek için doğru adrestesiniz.

Sevgiyle kalın, SEFERALEM ile keşfetmenin tadını doya doya çıkarın! 

2010 yılı Haskovo gezime ilişkin ilk yazımı daha önce yayınlamıştım. Nilüfer'le serüven devam ediyor :)

Haskovo'da iki gün kaldıktan sonra turistik yer olan Varna'ya doğru yola çıktık. Temmuzda olmamıza rağmen Varna'da hava yağmurluydu. Varna'ya geldik ve otel aradık ama hiçbir otelde yer yoktu. 


Biz de mecburen çevredeki turistik yerlerden olan 10 dakika uzaklığındaki Slınçev Bryag'a geldik. ( Ben "Slınçev Bryag" adını kullanmayı tercih ettim. Çoğunlukla burası için "Sunny Beach" ve "Golden Sands" adı kullanılıyor. ) Uzunca bir aramanın ardından denize sıfır bir otel bulamasak da biraz daha içeride yer alan bir otelde boş yer bulduk. Hatırladığım kadarıyla üç yıldızlı bir otelde suit odada ailemle kaldım. Kişibaşı 25 Leva ödedik. Sabah kahvaltısı dahildi. Size önerim bu civara gelecekseniz önceden bir otelden yer ayırtmanız. Yoksa bizim gibi otel bulmakta çok zorluk çekersiniz. :) Otelde 10 gün kadar kaldım ve bir sabah bile kahvaltıda zeytin çıkmadı. Bu Bulgarlar zeytin yemiyor mu diye düşünürken markette zeytin görünce rahatladım. :D

 

Sokaklarda tane ile meyve satılıyordu. Elma ve portakalların tanesi 1,5-2 Leva'ya geliyor. Süpermarketlerde aynı ürünün farklı fiyatlarda olması beni şaşırttı. Karşılıklı iki süpermarkette 1 litrelik viski 30 TL ve 36 TL. Arada %20 fark var. Alışveriş yapıyorsanız, çevredeki diğer marketlerle kıyaslama yapmayı unutmayın. :) Peçeteler ve tuvalet kağıtları otellerde ve restaurantlarda Türkiye'de kullanılanların en düşük kalitelisi. Koyu renk ve tek kelimeyle "berbat"! Bira markette 1 Leva, restaurantta 2 Leva. Bunlar da küçük hatırlatmalardı. :)

 

2, 4 veya 6 kişilik çok pedallı, dört tekerlekli bisiklet kiralayıp sahilde gezebiliyorsunuz. Pedal çevrilerek hareket eden dört tekerlekli gezici birahane var. Bu birahaneyle hem gezebiliyorsunuz hem de aynı anda biranızı yudumlayabiliyorsunuz. :) 

 

Gece yarısı diskoteklerin önünde büyük kalabalıklar ve uzun kuyruklar oluyor. Restaurant önlerinde hoş kızlar masa üstüne çıkıp striptizvari gösteriler yapıp müşteri çekmeye çalışıyorlar. 

 

Bir akşam yemeğine Pomporovo Restaurant'a gittik. Burada bir Bulgarın doğum günü partisi vardı. Dev bir pasta kesildi ve pasta dilimleri yoldan geçen insanlara ısrarla verildi. Yoldan geçen kalabalık merakla bu doğum gününü izliyordu. Görüntü gayet komikti. "Kim bu adam?" derken iki gün sonra Bulgaristan'ın müzik kanalında bu adamın kliplerini görünce neden bu kadar ilgi çekici bir doğum günü partisi olduğunu anladım. O akşam üç kişilik yemek ve içkilere 29 Leva ödedik. Geçen her gün yemek ve içki fiyatlarına daha çok şaşırıyordum. 

 

Slınçev Bryag'da akşam saatlerinde sokaklar insan dolu, yolda zor yürünüyor. Küçük dükkanlarda her şey satılıyor. Burda sıra sıra restaurant, kafe, bar, hediyelik eşya dükkanı ve diskotekler var. Her tür müzik çalınıyor. Türkçe parçalar dahil. Her yerde sokak ressamları var, gerçekten çok iyiler. Otel,lokanta ve restaurantta hizmet fena değil ama Türkiye'de daha hızlı ve iyiler. Sokaklarda bolca erotik disko&bar ve sex shop mevcut. Size benden bir öneri: Bir dükkana girdiğinizde kesinlikle pazarlık yapmayın. Pazarlık yapan yabancılara çok kötü gözle bakılıyor. Hatta dükkan sahibi sizi çok sert dille uyarıyor.

 

 


(Sunny Beach'te sokak ressamlarının çalışmaları)

 

 

 

 

 

 


Slınçev Bryag plajındaki kumlar toz gibi, pirinç tanesi kadar dahi taş yok. Slınçev Bryag, Türkiye'deki Alanya'ya çok benziyor. Her yer otel dolu ve hala devam eden bir sürü otel inşaatı var.  Alanya'yı, Manavgat'ı, Çeşme'yi vs. gördüm ama buranın denizi, kumu, plajı Türkiye'dekilerden kat kat daha güzel. Gece hayatı da öyle. Denize bayıldım. 50 metre gidince ancak insan boyuna geliyor. Plajda bikinili masör kızlar isteyene dakikası 1 Leva'dan masaj yapıyorlar. Plajda 100 metrede bir cankurtarma kuleleri var. Plajdaki tüm otellerin şemsiye ve şezlongları aynı renk: beyaz. Görüntü kirliliği yok. Her şey çok temiz ve güzel. Burası gerçekten muhteşem bir yer. Sofya ve Filibe'ye gidecektik ama bu kadar güzel bir yer bırakılıp gidilmez diye düşündük. Bir daha bu ülkeye gelirsem oraları da  gezeceğim. 



(Sunny Beach manzarası)

 


(Sunny Beach plajı)


 


(Hava kararmadan önce Sunny Beach plajında sadece kuşlar bulunuyor. :) )


Gözlemlediğim kadarıyla insanlar çok rahat, plajda üstsüz güneşlenen ve denize giren birçok hoş kadın var. Kadınların sahil dışındaki kıyafetleri de Türkiye'ye nazaran daha cüretkar ve açık. Kadınlar çok güzel değil ama bakımlı oldukları, şık giyindikleri için dikkat çekiyorlar. Ayrıca burda tatil yapan insanların  Alman, Rus ve zengin Bulgarlardan oluştuğunu öğrendim. Bir akşam yemek yediğimiz restaurantta garsonun dediğine göre Slınçev Bryag'da yaz sezonu 27 Nisan-15 Eylül arasındaymış. Yılbaşında nasıl olacağını sorduğumda burada sadece kedi ve köpeklerin olacağını söyledi. Bu bir deyim olmalı diye düşündüm. Çünkü bu kalabalıkta bile sokakta hiç kedi-köpek yok. Otel fiyatları 15 Ağustos'tan sonra yarı fiyatına iniyormuş. Uygun bir tatil düşünürseniz 15 Ağustos'tan sonraya yer ayırtabilirsiniz. :)

 

Sahilde belediye otobüsü yerine traktörün çektiği uzun römorklar kullanılıyor. Burdaki sokaklarda çok fazla fayton görebilirsiniz. Sürücülerin hepsi tek tip kıyafet giyiyor: siyah pantolon, beyaz gömlek, siyah yelek. Esnafın ve dükkan sahiplerinin müşterilere ilgileri ve güleryüzlü olmaları güzel. Restaurantların sokağa bakan yerlerinde domuz, tavuk, kuzu çevirme yapılıyor. Et sevmeyen biri olarak yolda geçerken burnuma gelen bu hayvanların kokularından iğrendiğimi söylemeliyim. Adım başı taksi var ama şoförler burda çok kurnaz. Dikkat etmezseniz her an çarpılabilirsiniz. 

 

 

(Sunny Beach'te ulaşım)


Yemeklerin porsiyonları çok büyük. Yemeklerin yanında mutlaka lahana salatası var. Akşam yemeğinde restaurantta ekmek isteyince garsonlar size garip bakıyorlar. Babam ekmek istediğinde garson kız şaşırdı ve 5 dakika sonra marketten ekmek getirdi. Hiç bir restaurantta ekmek bulunmuyor. Restaurantlardaki porsiyonların büyüklüğünü ve ekmek yenmediğini görünce Bulgar erkeklerinde neden göbek olmadığını anlayacaksınız. :D Bulgar erkeklerinde göbek yok ama Türk erkeklerine göre 2 beden kadar daha iriler. Yemekler kayık tabakta geliyor. Izgara, patates kızartması, domates, salatalık, lahana salatası... Hepsini tepeleme dolduruyorlar ve içinizden "Bununla üç kişi doyar." diyorsunuz. Hele çorba kaseleri tencere gibi. Tam fakirdoyuran. :D 

 

Restaurantlarda bir şişe bira ile bir küçük suyun fiyatı aynı. Bulgaristan'da üretilen Savoy marka viskinin litresi 13 Leva, fena kafa yapıyor! :D Bira, votka, rakı, şarap ve viskinin her markası mevcut. Tuborg bira bile satılıyor. Fiyatları Türkiye'nin üçte biri kadar. 1 litrelik JB, Johny Walker, Black Daniel's vb. viskiler  30 Leva. Yine 1 litrelik votkalar 12 Leva civarı. 1 litre UZO, 17 Leva. 1 litre mastika rakı, 11 Leva. Burda içki gerçekten çok ucuz.  Börek, açma vs. aynı bizdeki lezzette. Deterjan, kağıt peçete vs. aşırı pahalı. Dana etinin kilosu 6 Leva. Küçük tavuklar bile dana ve domuz etinin kilosundan pahalı: 9 Leva. Her yer döviz bürosu ve banka. Her ülkenin parasını değiştiriyorlar. Kurlar her yerde aynı. 

 

Bulgaristan'da asgari ücret 160 Leva. Ortalama aylıklar 240 Leva. Ancak tütün işçileri, tarlada çalışanlar günlük 20 Leva kazanıyormuş. İnşaat işçilerinin de günlük ücretleri yüksekmiş.

 

Burda çok sayıda Mercedes, BMW, Audi araç görmek mümkün. AB ülkelerinden getiriyorlarmış. Güzel bir Mercedes, BMW 5.000 Levaya satılıyor. Normal bir dairenin fiyatı 10.000 Leva civarı. 

 

Otelde çalışan Bulgar kız, Türk dizilerine bayıldığını söyledi. Aşk-ı Memnu, Yaprak Dökümü, Kaybolan Yıllar'ı kaçırmadan izliyormuş. Bulgar televizyonlarında hala "Çarlinin Melekleri" gibi bizim yirmi sene önce izlediğimiz diziler var. Müzik kanallarında yöresel müziklerde tulum ve akordeon ön planda. Halk dansları da Karadeniz havalarını andırıyor.

 

Restaurantlarda fiyat sürprizi yok. Her servisin ardından yeni gelen siparişe ait fiş bırakıyorlar. Hesabın ne kadar geleceğini biliyorsunuz. Bu hoş.

 

Gittiğiniz zaman mutlaka önünde orak çekiç figürü olan Rus kalpağı alın. Hoş bir hatıra olacaktır. Türkiye'de fiyatları 200 TL civarıdır. Bulgaristan'da aynısını 8'de biri fiyatına bulabilirsiniz. 

 

Ortalama bir paket sigara fiyatı 5 Leva kadar. Yani Bulgaristan'da yaşayan insanların aldığı maaşlara göre korkunç pahalı. Bulgar vatandaşları krizden şikayetçiler. Televizyonda, 2011 yılına kadar çalışan ücretlerinin ve emekli maaşlarının dondurulduğunu annemin çevirisiyle öğrendim. En yüksek emekli maaşı alanlar 500 Leva alıyorlarmış. 

 

Bulgaristan'da kaldığım süre boyunca hiç sakallı bıyıklı Bulgar erkeği görmedim. Saçları ya çok kısa kesim ya da keller. 

 

Sokaklarda gezerken veya televizyon izlerken Türkçe şarkıların Bulgarca versiyonlarını sıkça duyacaksınız. 

 

Benzinin 2 Leva, LPG'nin 1.10 Leva olması gerçekten ilginçti. 

 

Restaurantta garsonlar yabancı olduğumuzu anlayınca nereli olduğumuzu  soruyorlar. Türk olduğumuzu öğrendiklerinde menüde dana eti yazılan yemeklerin içinde kesinlikle domuz eti (svinsko) olmadığı konusunda bize teminat veriyorlar. Restaurantta çevirmelerin en üstünde tavuklar, onun altında kuzular, en altta domuzlar var. Domuz yemeyenleri düşünüyorlar. Domuz yağlarının tavuk ve kuzu yağlarının üstüne akmasını önlemek için böyle yapmışlar. Bulgarların, domuz eti yemeyen Müslümanlara karşı düşünceli olması beni mutlu etti.


Sevgiyle kalın, SEFERALEM ile keşfetmenin tadını çıkarın!...


Nilüfer GÜLAÇ

 

 

 

 

EGLENCENIN MERKEZI: MARMARIS

Yazan Cuma, 27 Temmuz 2012 21:45


Akşam tam 20:05’te geldim Marmaris sahil yoluna. Kamp yeri bulamadığım için çevreme şöyle bir bakındım ve solumda bulunan en yakın otele, Prince Kınık Otel, kendimi attım.
 

Bisikletimi park edip çantaları odama çıkardıktan sonra ilk yaptığım şey buz gibi suyla bir banyo oldu. Gerçi suyu soğutmak 15 dakikamı aldı. Çantamdaki yemekleri yedikten sonra üzerimi değiştirip eğlencenin kalbine bıraktım kendimi.

 


Solu deniz sağı Beach Club’lar Marmaris sahili olanca yorgunluğuma aldırış etmeden baştan başa yürüdükten sonra, dünyanın en güzel Mojito’sunu yapan Cheers’da bir mola verdim. Önce soğuk bir bira içtikten sonra bir mojito siparişi verdim. Burada mojitonuz öyle iki dakikada gelmez. Hazırlanması zaman alır. Asla şeker şurubu kullanılmaz. Yeşil limon, nane ve esmer şekeri güzelce ezip şurup kıvamına getirdikten sonra büyük bardağın ağzına kadar buz parçacıkları koyarlar. Ardından geri kalan boşluğu rom ile doldurduktan sonra taze naneleri avuç içlerinde birkaç kez vurarak aromaları patlatıp bardağın içine koyarlar. En son da üç dört dilim yeşil limon ile lezzeti tamamlayıp masanıza getirirler.


Mojitomu da içtikten sonra biraz daha yürüyüp odama çıktım. Bir duş daha aldıktan sonra ertesi güne hazırlanmak için zaman kaybetmeden yattım.


Sabah duşumu aldıktan sonra odadan ayrıldım ve doğru Marmaris Kalesi’ne gittim. Pazartesi günleri çoğu müzenin olduğu gibi Marmaris Kalesi’nin de kapalı olduğunu kapıda öğrendim.


Durum böyle olunca ben de Marmaris sokaklarını ve büyük çarşısını gezmeye karar verdim.

 


Marmaris çarşısında aradığınız hemen her şeyi elinizin altında bulabilirsiniz. Ara sokakları da gezdikten sonra denizin keyfini çıkarma zamanı gelmişti.

 


Marmaris’in geniş ve oldukça uzun bir plajı var. Şehir içinden denize girilebilen nadir kentlerimizdendir Marmaris. İsterseniz şezlongsuz halk plajında havlunuzu serip güneşlenebilirsiniz, isterseniz barların ve otellerin plajlarında bulunan ücretsiz şezlonglardan yararlanabilirsiniz. Bilmeniz gereken önemli nokta ise Marmaris’in denizi pek de temiz değil. Görüş 2-3 metre ile sınırlı. Onca tekne ve kalabalığın götürüsü bu olsa gerek.

 

Marmaris Merkez Plajları


Bir iki kez denize girip çıktıktan sonra oradan ayrılıp İçmeler’e gittim. İçmelerin denizi Marmaris’e oranla çok daha güzel ve temiz. Denizin içerisinde 7-8 metre ileriyi görmek insanın içini daha çok rahatlatıyor.

 

İçmeler Plajları


İçmeler’de denize girdikten ve güzelce dinlendikten sonra motor taxilerden birisine atlayıp manzarayı hafızama kazıyarak Marmaris’e geldim. Marmaris-İçmeler Taksi motorların fiyatı 10 TL. Dolmuş 3 TL de olsa en azından bir kez bu manzaraya denizden tanıklık yapmakta büyük yarar var.

 


Marmaris’e gelince doğruca otele çıkıp yeniden duşumu aldım ve üzerimi değiştirip bir kez daha dışarıya çıktım. Maris Kafe’de akşam yemeğimi yedim. Yemek konusunda yorum yapmayacağım, pek damak tadıma hitap etmedi ama Kafe ortamı güzel.


Saatin dokuzu göstermesi ile Barlar Sokağı’na gitmenin zamanı gelmişti. Bir iki kez boylu boyunca Barlar Sokağı’nı gezdikten sonra.

 

Marmaris Barlar Sokağı Saat henüz 21:00


Marmaris’in en ünlü diskosu olan Crazy Daisy’e girdim. İlk müşteri olmam ve biraz da kıyafetlerimin düzgün olması nedeniyle damsız girilmez kuralını ağzımı bile açmadan çiğnediler.

 


Bir bira ve bir tekila içtikten ve 23 TL ödedikten sonra ( bira 33.lük ) oradan ayrıldım ve tam da Crazy Daisy’nin karşısında bulunan Cigo’s Tequila Farm’a oturdum. Burası sokak içerisinde bir bar gibi tasarlanmış. Fulya ve Maria’nın hazırladığı içkileri yudumlamak günün yorgunluğunu atmanıza ve tazelenmenize neden oluyor. 50’lik Efes’in fiyatı 10 TL, Tekila ve Sambuca’nın fiyatı 5 TL. Bu arada tekila da Jose Quervo. 2010 yılında dünyanın en çok tercih edilen tekilası.

 

Marmaris Barlar Sokağı Cigo’s Tequila Farm


Sabah beşte, barların kapanması ile barlar sokağından ayrıldım. Otel odasına gidip yattım ve öğlen kalktım. Günlerden Salı olduğu için ve kalenin geziye açık olması nedeniyle ziyarete gittim.


Marmaris Kalesi Bodrum Kalesi veya Kuşadası Kalesi kadar büyük olmasa da Marmaris’e gidenlerin mutlaka gezmeleri gereken bir yer.

 


Kaleden çıktıktan sonra sahile doğru inerken sokak arasında bir kafe gözüme ilişti. Bu kafede bir kahve molası çok ama çok iyi geldi. Bembeyaz evlerin arasında ve daracık sokaklarda insan Marmaris’in kalbini buluyor.

 


Kahvemi içtikten sonra ağır ağır yürüyerek otele gittim. Otelin havuzunda biraz yüzüp dinlendikten sonra akşam yemeği için Da Vinci Restoran’a gittim ve 30 TL fiyatındaki orta pişmiş Tornado Rossale sipariş ettim. Et çok pişmiş ve yanındaki pilav da güzel değildi.


Akşam yemeğinden sonra bir kez daha barlar sokağına gittim ve son kez bir bira içip Marmaris gecelerine son verdim.


Son Marmaris sabahına uyanmak benim için pek de hoş olmadı açıkçası. Bu akşam Marmaris’ten ayrılacağımı bilmek hoşuma gitmiyordu. Sabah kahvaltısından sonra bir kez daha merkezi ve çarşıyı gezip sahile karşı bir iki fincan Türk Kahvesi içtim. Sonra yapmadan gitmek istemediğim bir iş için kendimi doğruca plaja attım.


70 TL’ye anlaşdıktan sonra kendimi tekneye attım. Benden önceki bir kişiyi bekledikten sonra kemeri belime takıp paraşüte bağlandım. Birkaç saniye sonra denizde 150 – 200 m. yukardaydım. Marmaris’i bu yükseklikten izlemek muhteşem bir duygu. Havalanmam ile tekneye yeniden binmem arasında geçen 8 dakika gerçekten de çok güzeldi. Daha önce Parasailing yapmayanlar için Marmaris kusursuz bir adres. Daha önce yaptıysanız bu fiyata bence ikincisine gerek yok. Pazarlık sonucu ben havadayken çekilen fotoğraflarımı 25 TL’ye satın aldım ve böylece Parasailing bana tam tamına 95 TL’ye mal olmuş oldu ama değmişti doğrusu.

 

200 metreden deniz manzarası


Parasailing’i de bitirdikten sonra bisikletime atlayıp yönümü Yalancı Boğaz’a çevirdim. Barlar Sokağı’ndan tam 9 km ileride. İnsanlara sorunca kimisi 5, kimisi 14 km dedi. Toplayıp ikiye bölmek daha doğru cevap veriyor.


Yalancı Boğaz’da, Marmaris merkezden daha küçük bir marina var. Onun dışında pek de görülecek bir şey yok bana sorarsanız.

 


Konaklama :

Marmaris’te yüzlerce otel ve pansiyon seçeneği var. Ben Prince Kınık’ta kaldım. Kahvaltı dahil 50 TL. Ayrıca otelin 25 m.lik bir de havuzu var.

Marmaris’te Yapılacaklar :

1-Marmaris Kalesi’ni gezmek,

2-İçmeler’i gezmek,

3-İçmeler’de denize girmek,

4-Marmaris Merkez’de denize girmek,

5-Marmaris sokaklarını gezmek,

6-Cheers’da mojito içmek,

7-Cigo’s Tequila Farm’da Tekila içmek,

8-Crazy Daisy’de eğlenmek



Yemek :


Sahil restoranlarında güzel bir balıkla birlikte bir beyaz şarap veya rakı içmeden gitmek olmaz. En pahalı balığın porsiyonu 30 TL. İki kişi için ödeyeceğiniz rakam 200-250 TL arası olacaktır.



Fiyat :


Marmaris’te harcamalarınızı tamamen size ve eğlence anlayışınıza bağlı. Madem Marmaris’e geldim elbette her gece bara gidip içeceğim diyorsanız yalnızca içki için gecelik 100 TL’yi cebinize koyun. Konaklama ise 50 TL ve daha üstü. Kliması ve kahvaltısı olsun yeter derseniz 40- 50 TL’ye uygun yerler bulabilirisiniz. Hemen her yerde karşınıza birşeyler atıştırabileceğiniz yerler çıkacaktır. Fiyatlar çok da turistik değil ama kişi başı 10 TL’yi gözden çıkarın.

 

Bisiklet üzerinde 10 gün süren İzmir-Marmaris turuma ilişkin detaylı bilgiler için lütfen tıklayınız.

 

 

 

Sevgiyle kalın, Seferalem ile keşfetmenin tadını çıkarın!...

 

 

 

Yavuz Alper KARA

 

 

 

***  Değerli Seferalem Dostları; gezgin dostlarımıza yol göstermesi maksadıyla yalnızca 5 dakikanızı ayırarak Didim'e ilişkin bilgilerinizi lütfen bizlerle paylaşınız. "Marmaris Şehir Rehberi" için lütfen tıklayınız...

 

 

*** Değerli gezgin, Seferalem bünyesinde interaktif şehir rehberleri hazırlanmakta. Şehrinize ya da gezdiğiniz/gezeceğiniz şehre yönelik gezi anılarınızı, fotoğraflarınızı, deneyimlerinizi ve tavsiyelerinizi paylaşabileceğiniz, sizlerden önce o şehri ziyaret edenlerin tavsiyelerini okuyabileceğiniz ve o şehirde neler yapılabileceğini öğrenebileceğiniz  "Yurtiçi Şehir Rehberleri" için lütfen tıklayınız... 

 

 

*** Değerli Seferalem Dostları; Seferalem'in interaktif dünyasında gezinmek için sağ üst köşede bulunan "SEFERALEM-->İnteraktif" menüsü yardımıyla sitemize giriş yapabilirsiniz. 

 

 

*** Unutmayın; sitemize herhangi bir form doldurmadan FACEBOOK HESABINIZLA da giriş yapabilirsiniz. 

 

 

*** Değerli Dostlar, yayınlanmasını istediğiniz gezi, spor, gurme, hobi, kültür&sanat vb. aktivitelerinize ilişkin yazılarınızı fotoğraflarınızla birlikte lütfen Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. adresine gönderin, yayınlayalım. Teşekkürler...  

 

DIDIM...

Yazan Cuma, 20 Temmuz 2012 00:46

Akşam saat beşte Didim’e 9 km mesafede olan Tavşanburnu Orman Kampı’na giriş yaparak çantalarımı ve çadırımı bıraktım. Güzel ve soğuk bir duş aldıktan sonra üzerimi giyinip yeniden bisiklete atlayarak doğruca Apollon Tapınağı’nın yolunu tuttum.


Müze Kart’la giriş yapılabildiği gibi müze kart satışı da var tapınağın girişinde. Yanlış hatırlamıyorsam kartı olmayanlar için giriş 15 TL, kart bedeli 30 TL.

 


Dünya’da Sisam’dan sonra bu kadar sağlam kalan tek Apollon Tapınağı. Kesinlikle görülmeye değer. Bazı uzmanlara göre tapınakta bulunan sütun parçaları ile tapınak eski ihtişamında yeniden inşa edilebilir. Umarım yaparlar. En azından devrik durumda olan sütunlarla, bahçede bulunan sütun parçalarını birleştirerek ayağa kaldırırlar.

 

 


Apollon Tapınağı’nı en ince ayrıntısına kadar gezmem bir buçuk saatimi aldı. Yine de doyamadım ve tam tapınağa bakan ve tapınakla duvar komşusu olan (nasıl izin veriliyorsa artık) Oracle Pansiyon’da bir soğuk kola içtim. Sonra yine tapınağın karşısında bulunan ve işletmecinin kendi elleriyle alçıdan yaptığı Medusa buzdolabı süsünü aldıktan sonra oradan ayrıldım ve bisikletimle Altınkum Plajı’na indim.


Ben plaja indiğim de saat sekize geliyordu. Buna rağmen hem denize girenler vardı hem de plajda şezlonglarında uzananlar. Sahil barları ile lokantalar yavaş yavaş dolmaya başlamıştı. Yorgunluğumu atıp serinlemek için Altınkum manzarasında bir bira da ben içtim. Sonra yeniden bisikletime atlayıp kampın yolunu tuttum.


Yeniden bir duş aldıktan sonra akşam yemeği hazırlıklarına başladım. Makarnanın suyunu kaynattıktan sonra bir poşete döküp süzdüm ve soğuk sudan geçirdim. Fesleğen sosu ve peynir soslarını da karıştırınca, yağ ve tuz olmasa da dört dörtlük bir yemek olmuştu. Gerçi iki sos biraz ağır gelmişti ama o açlık ve yorgunluğun ardından hünkar beğendi getirseler bu kadar güzel olamazdı. Yemeğin ardından kahvemi de içtikten sonra çadırımda güzel bir uyku geçirmenin zamanı gelmişti.


Çadırda kalmanın bir çok avantajı var başında ise erken yatmak ve erken kalkmak geliyor. Ben de saat yedide uyandım ve kahvemi içtikten sonra zaman geçirmeden bisikletime atlayıp Milet’in yolunu tuttum. 14 km.lik yoldan sonra Milet’e vardım. Bu kez de Milet manzarasında sabah kahvaltımı yaptım. Kahvaltımı yaparken de oradan satın aldığım Milet broşürünü inceledim. Kahvaltım ve kahvem bittikten sonra makinemi elime alıp gezmeye başladım.

 


Milet’i gezerken elinizde bir broşür olmasında büyük yarar var. Yollar öyle pek de düzgün ve düzenli değil. Şehrin içi yazık ki otlarla ve bataklıklarla dolu. Özellikle Liman’ı ve Liman Anıtı’nı bulmak gerçekten kolay değil. Tiyatrodan çıktıktan sonra patikayı izlerken sol tarafınıza bakarak yürüyün. Mermer bir blok göreceksiniz. İşte o Liman Anıtı.


Bataklıklarından arasında yürüme yolu bulmaya çalışarak bütün Milet’i ayrıntısıyla gezdim. Gerçekten çok güzel. İki saatimi aldığını sanıyorum. Gezi bittikten sonra bir bira içtim aynı yerde. Çok istememe karşın Priene’e aşırı sıcak nedeniyle gidemedim. Milet’ten 15 km. ilerde olduğunu öğrenince öğlen sıcağında 15 km gidip 30 km dönmeyi gözüme kestiremedim yazık ki. Arabayla veya motorsikletle gelmiş olsaydım bir saniye bile düşünmezdim.


Milet dönüşünde müzeye uğradım. Hem antik kenti hem de müzesi olan bunun gibi yerlerde önce kenti sonra müzeyi gezmeyi tercih ederim.

 


Müze gezisini de tamamladıktan sonra kampa doğru yeniden pedallamaya başladım. Kamp yerine 700-800 m mesafede Aqua Park var. İçerisinde eğlenmek için zamanımın olmasını isterdim.

 


Duş alıp üzerimi değiştirdikten sonra yeniden Altınkum plajına indim. Bir-iki bardak kola içtikten sonra plaja gittim. Çantamı ve ayakkabılarımı birilerine emanet ettikten sonra denize girdim. Normalde ben Kuşadası Kadınlar Plajı gibi ya da Didim Altınkum Plajı gibi kalabalık plajlardan nefret ederim ama burası farklı. Deniz 60-70 metre ileriye kadar bel hizasının az üstüne çıkıyor. Denizde spor yapmayı sevenler içinse daha şamandıralara yaklaşık 100 metre var. İşte bu benim en çok hoşuma giden durum.


Didim akşamları da oldukça hareketli. Belki bir Marmaris ya da bir Bodrum değil ama yine de fena değil. Bar ve restoran seçenekleri fazla ama öyle bangır bangır müzikler bulamazsınız.

 

 


Didim bence, gidip de bir hafta tatil yapılacak bir yer değil ama bir Ege turunun mutlak bir durak noktasıdır. Bir iki gün Didim’de zaman geçirmek büyük keyif olsa da sonrası can sıkıcı olabilir.


Gidilmesi Gereken Yerler:

-Apollon Tapınağı

-Milet

-Priene

-Altınkum Plajı

 

Fiyat :

-Kamp fiyatı 14 TL, Elektrik 7 TL

-Yemek 15-20 TL

-Bira 6-7 TL

-Altınkum Plajı ücretsiz, Şemsiye sizden.

 

Bisiklet üzerinde 10 gün süren İzmir-Marmaris turuma ilişkin detaylı bilgiler için lütfen tıklayınız.

 

Sevgiyle kalın, Seferalem ile keşfetmenin tadını çıkarın!...

 

Yavuz Alper KARA

 

***  Değerli Seferalem Dostları; gezgin dostlarımıza yol göstermesi maksadıyla yalnızca 5 dakikanızı ayırarak Didim'e ilişkin bilgilerinizi lütfen bizlerle paylaşınız. "Didim Şehir Rehberi" için lütfen tıklayınız...

 

*** Değerli gezgin, Seferalem bünyesinde interaktif şehir rehberleri hazırlanmakta. Şehrinize ya da gezdiğiniz/gezeceğiniz şehre yönelik gezi anılarınızı, fotoğraflarınızı, deneyimlerinizi ve tavsiyelerinizi paylaşabileceğiniz, sizlerden önce o şehri ziyaret edenlerin tavsiyelerini okuyabileceğiniz ve o şehirde neler yapılabileceğini öğrenebileceğiniz  yurtiçi şehir rehberleri için lütfen tıklayınız... 

 

*** Değerli Seferalem Dostları; Seferalem'in interaktif dünyasında gezinmek için sağ üst köşede bulunan "SEFERALEM-->İnteraktif" menüsü yardımıyla sitemize giriş yapabilirsiniz. 

 

*** Unutmayın; sitemize herhangi bir form doldurmadan FACEBOOK HESABINIZLA da giriş yapabilirsiniz. 

 

*** Değerli Dostlar, yayınlanmasını istediğiniz gezi, spor, gurme, hobi, kültür&sanat vb. aktivitelerinize ilişkin yazılarınızı fotoğraflarınızla birlikte lütfen Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. adresine gönderin, yayınlayalım. Teşekkürler... 

 

  

BODRUM BODRUM

Yazan Persembe, 19 Temmuz 2012 00:12

Bodrum deyince insanların aklına ilk olarak Bodrum geceleri gelir ama Bodrum’u yalnızca gecelere mahkum etmek büyük haksızlık olur.

 


27 Haziran akşamı Bodrum’a yaklaşık 20 km mesafede olan Güvercinlik’te Kaya Kamping’e giriş yaptım ve bisikletin üzerinde geçen yaklaşık 6 saatin ardından yorgunluğumu atma zamanı gelmişti.

 

Henüz yorgunluk tam anlamıyla çökmemişken çadırımı kurdum ve yolun karşısında bulunan marketten akşam yemeği alışverişimi yaptım.

 

 

Sucuklu yumurta ve tadını merak ettiğim içi beyaz peynirle dolu olan kırmızı biberin tadına bir türlü doyamadım.

 

Yemeğimi bitirdikten sonra Güvercinlik sahili akşamlarını görmek için dışarı çıktım. Kampın bir kapısı da direkt sahile açılıyor. Yemek sırasında bana eşlik eden müziğin yeri belli olmuştu. Kaya Kamping ile Şafak Kamping’in tam ortasında bulunan kafe turistleri ağırlıyor, insanlar sandalyelerden kafenin önündeki şezlonglara taşıyordu. Biraz daha yürüdükten sonra Şafak Kamping’i gördüm. Sahilde toplam 20 dakika kadar yürüdüm. Burası sakin bir deniz kasabasının sahiline benziyor. Müzik var ama rahatsız edici seviyede değil.

 

Fazla oyalanmadan kampa geri döndüm ve güzel bir uyku çekmek için çadıra geçtim.

 

Sabah naylon torbaların hışırtısına karışan horoz sesleriyle gözümü erkenden açtım. Kaya Kamping’in ev sahipleri. İlk başta çok garibime gitmiş olsa da bu durum çevrede böcek, kene gibi zararlı haşerelerin önüne geçiyordu.

 

Kamptan hiç oyalanmadan, saat yedi gibi ayrıldım ve ilk minibüsle Bodrum’a indim. Hiç beklemeden Bodrum Kalesi’ne gittimse de Kale’nin geziye sekiz buçukta açılacağını öğrendim. Ben de 30 TL’ye Datça’ya Feribot bileti aldım ve kale yakınlarında bir kafeye oturup bir iki bardak çay içtikten sonra yeniden kaleye geçtim. İlk ziyaretçi olmayı hep sevmişimdir.

 

 

 

 

 

Bodrum Kalesi’nde beni ilk olarak Anforalar karşıladı. M.Ö.2.yy.dan 20.yy.a kadar olan ve çeşitli bölgelere ait anforalar çok güzel yerleştirilmiş.

 

Ardından avluda bulunan eserleri ve sırası geldikçe müzeleri gezdim.

 

 

 

 

Bodrum Kalesi’nin en büyük özelliği, Sualtı Arkeoloji Müzesini de içinde barındırıyor olması. İçerisinde batıklardan çıkartılma bir çok tarihi eserin yanı sıra Ulupınar ve Tektaş gibi batıklar da var. İlk kez bir müzenin düzenlemesi bu kadar hoşuma gitti. Ulupınar Batığı’nın aslına sadık kalınarak kesitinin yapılması ve batıktan çıkarılan tarihi eserlerin bu kesite yerleştirilmesi gibi, hayal ettiğim bir müzenin varlığı, beni çok sevindirmiş ve müze yetkilileri böylelikle tarihe olan ödevlerini yapmışlardı.

 

 

Bodrum Kalesinden ayrıldıktan sonra ev yemekleri yemek için Köşem Restoran’a gittim. Köşem Restoran’da her gün 4-5 çeşit ev yemeği çıkıyor. İsterseniz bunları benim yaptığım gibi aşçı tabağı adı altında bir tabakta toplayabiliyorsunuz. Hoşuma giden yemeğimi afiyetle yedikten ve üstüne iki fincan Türk Kahvesi içtikten sonra Mozele’nin yolunu tuttum. Bizim bildiğimiz adıyla Mozele, asıl adıyla Mausolos, aslında başlı başına bir yapıt.


Büyük İskender, Bodrum'u fethettikten sonra bu yapıyı görür ve bunun bir mezar olduğunu öğrenir. Bu anıt mezar çok hoşuna gider. Kendisi de değer verdiği kişilerin ölümünün ardından bu anıtlardan yaptırır ve Mozele adı böylece yerleşir.

 

 

Mozele’den sonra Bodrum Kalesi’ne bakan Antik Tiyatro’ya çıktımsa da kapılarının ziyarete kapalı olduğunu üzülerek gördüm.

 

Merkeze dönerken açılalı 7 ay olan Deniz Müzesini de görmek istedim. Müze tek kelimeyle muhteşem. Çok ama çok ayrıntısıyla yapılan maketlerin yanı sıra Orhan Kemal’e ait Yaprak adlı kayık da müzede. Müzenin üst katı ise kabuklu deniz canlılarıyla dolu. Denizin çeşitliliği göz kamaştırıcı.

 

 

Halikarnas Balıkçısı olarak da bilinen Cevat Şakir Kabaağaçlı’ya da ait bir çok eşyanın sergilendiği müze, belediyeye ait olup girişte Müze Kart geçerli değil, fakat mutlaka gezilmesi gerken harikulade bir yer.

 

Müzeyi de gezdikten sonra yemek yemek için bu kez Osmanlı Mutfağı Restoran’ı seçtim. Burada da çeşit çeşit yemekler var. Öyle yalnızca kebap, pide, döner çeşitlerinden oluşmuyor restoran. Ben de bıçak kıymasından yapılan Domatesli Köfteyi tercih ettim.

 

 

Köfte biraz kuru olsa da lezzeti oldukça yerindeydi ve pilav da kıvamında olmuştu. Yemek açısından Bodrum’da şanslıydım. Saatin sekizi geçiyor olması nedeniyle restorandan çıkıp çarşıyı ağır adımlarla gezerek Barlar Sokağı’na geldim. Ben geldiğimde saat dokuzu çeyrek geçiyordu ve çalışanların dışında kimseler yoktu ortalıkta. Bir bira söyleyip mecburen beklemeye başladım. Biranın 33.lük olması hoşuma gitmedi. Neden her hangi bir şeyden %100 kar sağlamak yeterli olmaz anlamam. Neyse saat on buçuktan itibaren sokak dolmaya, müziğin sesi artmaya başladı. Saat on iki olmadan değil oturmaya yürümeye bile yer kalmamıştı. Yine de Marmaris’in barlar sokağına oranla küçük denilebilir.

 

 

Gece ikiyi geçiyordu bardan ayrıldığımda. Bira için de Tekila için de 10 TL ödedim. Elbette o kadar saati bir bira ve bir tekila ile geçirmedim :D

 

Bodrum’un gecelerinin neden bu kadar ünlü olduğunu bardan ayrıldıktan sonra öğrendim. Bütün çarşı dükkanları o saatte bile açık ve sokaklar gündüz olduğundan daha kalabalık. Gündüz uyuyup gece dışarda olmak da yarar var.

 

 
Dolmuştan umutsuz bir şekilde garaja gittim ve son Milas dolmuşunun 03:00’da olduğunu büyük bir sevinçle karşıladım. Henüz 40 dakika olması nedeniyle bir taksiye beni Güvercinlik’e kaça götüreceğini sordum fakat aldığım 80 TL’lik cevap pazarlığa gerek olmadığını söylüyordu. Ben de merkezde bir şeyler atıştırıp yeniden garaja gittim ve son dolmuşla kampa döndüm.

 

Ertesi sabah uyanır uyanmaz çadırımı ve eşyalarımı toplayıp kamptan ayrıldım. Bu kez Şafak Kamping’de gözleme ile kahvaltı yapmak için durdum. Şafak Kamping düzen ve hizmet açısından Kaya Kamping’e oranla daha güzel. Kahvaltımı bitirdikten sonra bisikletle Bodrum’a indim. Marina bölgesinde biraz daha dolaştıktan sonra 17:30 Datça Feribotu’na bindim. Açık havada biramı yudumlarken Bodrum Kalesinin nefes kesen manzarasını defalarca içime çekerek Bodrum’dan uzaklaştım.

 

 

 

 Bodrum’da Yapılacaklar:

 

-Bodrum Kalesi’ni gezmek,

-Deniz Müzesi’ni gezmek,

-Mozele’yi gezmek,

-Çarşıyı gezmek,

-Akşam sahilde yürümek, (kalenin diğer tarafına geçmeyi unutmayın)

-Zaman varsa koyları gezmek,

-Barlar Sokağı’nda hiç yoktan bir bira içmek,

-Tekne Turuna çıkmak,

-Eğer gitmediyseniz Efes, Pamukkale, Milas ve Dalyan turlarına katılmak.

 

 

Fiyatlar :

 

Bodrum fiyat açısından da tam bir tatil kenti. Yemekler pahalı değil ama içki çoğu yerden daha pahalı. Dükkanlar da aynı şekilde. 

Dalış : 80 TL

Tekne Turu : 25 TL

Efes : 70 TL

Pamukkale : 70 TL

Jeep Safari : 70 TL

Quad Safari : 80 TL

Araba Kiralama : 80 TL

Motosiklet Kiralama :  45 TL

 

Bisiklet üzerinde 10 gün süren İzmir-Marmaris turuma ilişkin detaylı bilgiler için lütfen tıklayınız.


Sevgiyle kalın, Seferalem ile keşfetmenin tadını çıkarın!...

 

Yavuz Alper KARA



***  Değerli Seferalem Dostları; gezgin dostlarımıza yol göstermesi maksadıyla yalnızca 5 dakikanızı ayırarak Bodrum'a ilişkin bilgilerinizi lütfen bizlerle paylaşınız. "20 soruda Bodrum" için lütfen tıklayınız...

 

*** Değerli gezgin, Seferalem bünyesinde interaktif şehir rehberleri hazırlanmakta. Şehrinize ya da gezdiğiniz/gezeceğiniz şehre yönelik gezi anılarınızı, fotoğraflarınızı, deneyimlerinizi ve tavsiyelerinizi paylaşabileceğiniz, sizlerden önce o şehri ziyaret edenlerin tavsiyelerini okuyabileceğiniz ve o şehirde neler yapılabileceğini öğrenebileceğiniz  yurtiçi şehir rehberleri için lütfen tıklayınız... 

 

*** Değerli Seferalem Dostları; Seferalem'in interaktif dünyasında gezinmek için sağ üst köşede bulunan "SEFERALEM-->İnteraktif" menüsü yardımıyla sitemize giriş yapabilirsiniz. 

 

*** Unutmayın; sitemize herhangi bir form doldurmadan FACEBOOK HESABINIZLA da giriş yapabilirsiniz. 

 

*** Değerli Dostlar, yayınlanmasını istediğiniz gezi, spor, gurme, hobi, kültür&sanat vb. aktivitelerinize ilişkin yazılarınızı fotoğraflarınızla birlikte lütfen Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. adresine gönderin, yayınlayalım. Teşekkürler... 

 

DERIN BIR NEFES; SELCUK...

Yazan Cuma, 29 Haziran 2012 23:06

Bir önceki gün, Efes’i gezip Selçuk’ta Dereli Kamping’de kaldıktan sonra sabah uyanıp çadırımı topladım ve nefes kesici bir müzeye sahip olan Selçuk’u gezmek için dolmuşa atladım.


Selçuk’a geldikten sonra Selçuk Efes Müzesi’nin tam da karşısında bulunan Atatürkçü Düşünce Derneği’nin parkında kahvaltımı yaptım. Bir iki bardak daha çay içtikten sonra çantamı sırtıma alıp Efes Müzesi’ne adımımı attım. 


Turnikeden geçer geçmez derin bir nefesle tarihi içime çektim. Efes’i görmek ne kadar gerekliyse bu müzeyi ziyaret etmek de o kadar gerekli. Hemen her eserin karşısında dakikalarca kalarak ilerlemek  oldukça uzun zamanımı almış olsa da sırt çantamın ağırlığını bu güzelliklerin içinde hissetmedim bile.


Efes’te bulunan ve korunması amacıyla buraya getirilen bu kusursuz sanat eserlerinin durması gereken yer burası mı, yoksa Efes mi bir türlü karar veremedim.


Müzeden ayrıldıktan sonra yönümü zaman geçirmeden Artemis Tapınağı’na çevirdim. Tapınaktan geriye bir tam ve bir yarım sütundan başka bir şey kalmadığını görmek insanın içini fena halde burkuyor.


Artemis Tapınağı’nı gezdikten sonra önce İsa Bey Camii’ni sonra da St. Jean Kilisesi'ni gezdim. Kilise kalıntısının ihtişamı bile göz boyuyor. Kilise kalıntılarından İsa Bey Camisi'ni izlemek ise insanda farklı fakat hoş bir ruh hali yaratıyor.


Selçuk Kalesi’nin yenileme ve bakım çalışmaları devam ettiği için henüz geziye açılmamıştı. Çalışanlardan aldığım bilgiye göre bu yıl içerisinde ziyarete açılacakmış.


Gezileri tamamladıktan sonra Turizm Bilgi Edinme Bürosunun hemen yanında, Selçuk Efes Müzesi’nin çarprazında ve Atatürkçü Düşünce Derneği’nin arkasında bulunan Agora Restoran’da öğlen yemeğimi yedim. Mekan oldukça hoşuma gitti. Fiyatlar öyle çok da pahalı değil.


Yemeğimi yedikten sonra az ilerde bulunan dolmuş durağına geçip 9 TL karşılığında İzmir’e yola çıktım ve Selçuk hatıralarım dolmuşun camından gördüğüm bir zirveye dikilmiş Keçi Kalesi’yle son buldu.

 


Sevgiyle kalın, Seferalem ile keşfetmenin tadını çıkarın.


Yavuz Alper KARA

 

*** Değerli Seferalem Dostları; Seferalem'in interaktif dünyasında gezinmek için sağ üst köşede bulunan "SEFERALEM-->İnteraktif" menüsü yardımıyla sitemize giriş yapabilirsiniz. 

 

*** Unutmayın; sitemize herhangi bir form doldurmadan FACEBOOK HESABINIZLA da giriş yapabilirsiniz. 

 

*** Değerli Dostlar, yayınlanmasını istediğiniz gezi, spor, gurme, hobi, kültür&sanat vb. aktivitelerinize ilişkin yazılarınızı fotoğraflarınızla birlikte lütfen Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. adresine gönderin, yayınlayalım. Teşekkürler...

 

EGE’NIN TATIL KENTI: KUSADASI

Yazan Sali, 26 Haziran 2012 22:16

Akşam üstü 17:05’te, kamp alanının yıllar önce kapandığını öğrenmem üzerine, en yakında bulunan  Grand Nett Beach Hotel’e kendimi attım. 

On bir saatimi güneşin altında yorgun argın geçirmiş olmama karşın, otel odasında kendimi soğuk suya bırakmamla yorgunluğum geçti. Çantalarımı sere serpe yerlere attıktan sonra, üzerime bir şeyler geçirip kendimi Kadınlar Plajı’na attım. Gözüme hoş gelen bir barda oturup kendime bira ve patates kızartması (cips diye poşette yenene denir) söyledim. Patates kızartması gelmeden ilk bira bitmişti bile. Zaman geçirmeden ikincisini de söyledim. Patatesle birlikte karnımın açlığı biraz olsun bastırılmış olacak ki gözüm aydınlandı.

Birayı ve patatesi bitirdikten ve 17.5 TL’lik hesabı ödedikten sonra kalkıp Kadınlar Plajı boyunca yürüdüm. Saatin 18:30 olmasına karşın, plaj hala aşırı kalabalıktı. Açıkçası böyle yerler pek bana göre değil. Kalabalık (5-6 kişilik) bir grupla gelince eğlenceli olabilir ama tek başınıza veya iki kişi iseniz ne yüzebilir, ne dinlenebilir, ne de eğlenebilirsiniz. Plaj havluları asker koğuşu gibi yan yana. Ben bu kadar kalabalık plajları pek sevmem.

 

Saat yedi olunca otelin fiyatına dahil olan akşam yemeğini kaçırmamak için otele döndüm:) Zaten otel ile Kadınlar Plajı arası, yürüyerek beş dakika.

Türkiye’de tatilin bence en kötü yanı yemeklerdir. İlla ki kebap, pide, döner ya da hamburger yemek zorundasınız. Neredeyse hiçbir lokanta yok. Elbette keseniz uygunsa bir de balık var. Aslında bu nedenle otelin yemeklerini merak ediyordum. Karşılaştığım manzara beni hem şaşırttı hem de sevindirdi (elbette annemi de :D ). Akşam yemeğinde; mercimek çorbası, taze fasulye, pirinç pilavı ve de karpuz vardı. Yemeklerin tadı da beklediğimden iyiydi. Bir tek fasulyelerin bazıları (çok azı) kılçıklıydı o kadar. Karnımı güzelce doyurduktan sonra odaya geri döndüm. Üzerimi bir kez daha değiştirip merkeze gitmek üzere dolmuşa bindim. 15 dakikalık ve 2.25 TL’lik  yolculuktan sonra merkezde, belediye binasının önünde indim. Merkezde neredeyse alamayacağınız şey yok. Çarşıyı çok güzel ve büyük tasarlamışlar. Ayakkabıdan tişörte, çantadan saate, hediyelik eşyalara, kuyumculara varıncaya kadar her şey var. Sonra barlar sokağına çıktım. Niyetim bir bira içip otele dönmekti. Sokağı baştan sona gezdim. Dikkatimi en çok çeken Irish Bar oldu. Girmeye niyetlensem de “damsız almıyoruz” uyarısı ile içerdeki müthiş kalabalığa (sadece iki kişi)  göz gezdirerek kapıdan ayrıldım. Bundan amacı bir türlü çözemedim. Kadınlar Plajı’nda da barlar var ve dam zorunluluğu yok. Hiç de it kopuk görmedim açıkçası. Akşamın dokuzunda iki kişinin olduğu bara kız için girmeyeceğimi anlamayan arkadaşlarla tartışmaya girmeden gerisin geri dolmuşa binip Kadınlar Plajı’na geldim. Akşam üstü oturduğum yere oturup bir bira, bir salata ve bir de fıstık söyledim. Kahvemi de içtikten sonra toplam 21.75 TL tutan hesabı ödedikten sonra otele geri döndüm.

Şarjı biten ve bitmek üzere olan telefon, GPS, elektronik sigara ve güneş enerjili şarj cihazı gibi aletleri şarja takıp ortalığı da biraz daha dağıttıktan sonra yatakla olan randevuma gittim. Yatakların biraz eskimiş olması ve yayların hissedilebilmesi canımı sıkmış olsa da bunu düşünürken uykuya çoktan dalmışım bile.

Sabah 06:30’dan başlayarak bir çok kez uyanmış olsam da yataktan çıkmam dokuzu buldu. Havlu, güneş, deniz gözlüğü ve fotoğraf makinesinden oluşan çantamı hazırladıktan sonra otelden çıktım. Jeep beni ofisin önünden aldı ve eğlence başladı. On dakika sonra son ihtiyaçlarımızı görmek için bir marketin önünde durduk. Buradan su ve simit aldıktan sonra yola devam ettik. Jeepin Milli Parkın içine girmesiyle makineleri elimize alıp her ayrıntıyı yakalamaya çalıştık. Görebildiğimiz tek hayvan, güzel ve hareketli bir kaplumbağa olsa da bu dar yollarda bağıra bağıra gelen jeeplerden kaçmayacak hayvan olmayacağını zaten tahmin etmiştik. Toz toprak nefes almamızı epey güçleştirdi zaman zaman. Böyle safari turları için yanınıza mutlaka bir tane bandana almanızı şiddetle öneririm. Jeepler birbirine yaklaştıkça kendimizi alevlenen bir su savaşının içinde bulduk. Herkes birbirine poşetlerle ve şişelerle su atıp durdu. Makineleri saklamak epey zor olsa da sırt çantası epey işimi gördü. Siz siz olun safariye çıkarken şunları yanınıza almayı eksik etmeyin: 1-Bandana, 2-Fotoğraf makinesi veya kamera için büyük bir naylon torba, 3- Güzel ve uzun mesafeli bir su tabancası, 4-İçine su doldurup atmak için 20-25 tane küçük balon. Böylece eğlenceyi katlayabilirsiniz.

İlk olarak Yankı Vadisi’nde durduk. Önce kızlar, hadi erkekler dedik ve kazanan biz erkekler olduk. Kızlara ise dönüşte jeepleri yıkamak kaldı :D Olmadı tabi;-) Yankının bir-iki saniye sonra oldukça derinden gelmesi insanın yüzünü gülümsetiyor.

Sonra manastıra geldik. Ormanla bu kadar iç içe kurulmuş bir yer bulmak kolay değil. Papazın şehre saldırı olduğu zaman sığındığı bir yermiş bu manastır. MS 7-8.yy.a ait olan bu yerden geriye pek bir şey kalmamış olsa da 7 kişinin yattığı mezar bölmesi dikkat çekiyor. Aynı Selçuk’ta bulunan Eshab-ı Kehf (7 uyurlar) anıt mezarı gibi. 

Manastır gezisi de tamamlanınca mangalın başına geldik. Biz geziyi yaparken pişen tavuk etleri sıcak sıcak bizleri bekliyordu. Tabağımı alıp, önce roka, marul ve maydanoz, sonra domates, salatalık ve çoban salata aldım. En son da tavuklara yer bulduktan sonra çeyrek ekmeğimi de alarak bir tabureye oturdum. Ekmeğin çar çabuk bitmesi bir ikinci sandviç hazırlamama yol açtı :) İçecek olarak önce kola, sonra fantayı seçtim. Onu da yedikten sonra 3-4 dilim karpuzu da bir güzel midemle buluşturdum. Yemeklerimizi yedikten sonra cephaneleri tamamlayıp yola koyulduk. Ne yalan söyleyim, ikinci jeep bizden daha hazırlıklıydı. Yenmemiş karpuzlar (gerçi havada yakalamayı başardığım bir iki tanesini daha mideye indirdim ama yetmedi), ketçap, mayonez ve bol poşet. Yüzümün ortasında patlayan ketçaplı su, içimde ketçapa karşı bir yakınlığa neden oldu. Jeepin en arkasında oturmanın zararı da bu. Yine de en güzel yeri en arkası, aklınızda bulunsun.

Sıra çamur banyosuna ve buz gibi akan suyuyla küçük şelaleye gelmişti. Su savaşının ardından çamur savaşı da yaptıktan sonra (üzerinizde tişört olmasın sakın) şelalenin buz gibi suyunun altında temizlendik. 40 derece havada insanı üşütmeyi başaran bir su buradan akan su.

Temizlendikten sonra rotamızı Zeus Mağarası’na çevirdik. Zeus’un Aphrodit (Afrodit)  ile yıkandığına ve insanı hem gençleştirip hem de güzelleştirdiğine inanılan mağaranın içinde bulunan su oldukça güzel. Küçük bir gölet burası. İnsanlar başında fazla kalabalık yapsa da genelde izlemeyi seçiyor. Su soğuk ama buz gibi de değil. Zor da olsa kendimizi sudan çıkardıktan sonra yeniden jeeplere binip Davutlar’da bulunan Long Beach (Uzun Plaj)’e gittik. Halk plajı inanılmaz kalabalık. Kadınlar Plajı hiç kalır. Piknikçiler ve kampçılar yan yana. Her yerde çadırlar ve mangallar var. Plaj ana baba günü gibi. Neyse ki biz turun anlaşmalı olduğu daha sakin bir yere geçtik. Giriş ücretsiz olsa da iki şezlong ve bir şemsiye 8 TL. Biz turla geldiğimiz için bize o da ücretsiz tabi. Bir saat kadar hem dinlenip hem de yüzdükten sonra son bir kez daha jeeplere binip Kuşadası’na döndük. İçerisinde yaklaşık 260 adet bizlere ait olan resimlerden oluşan CD için de 20 TL ödedik.

İlk başta 45 TL’lik tur bedeli pahalı gibi gelse de akşam “İyi ki gitmişim” diyorsunuz. Benim gibi tek başınıza bile olsanız. 

Otele döner dönmez önce şort, tişört ve ayakkabılarımı sonra da kendimi yıkadım. Akşam yemeğimi de yedikten sonra son bir bira içmek için yine Kadınlar Plajı’na attım kendimi.

Plajda dolaşırken Dream Bar’ın reklamı ilgimi çekti. 20:00 – 23:00 saatleri arasında bir kokteyl alana ikincisi bedava. Gerçi o tabelada yazan “Buy One Get One” dı ama olsun. Ben de neden olmasın diye oturdum. Saat, bar için oldukça erken olduğundan benden başka kimse yoktu. Önce Margarita ardından da Mojito söyledim. Bunları evde yaptığım için (övünmek gibi olmasın ama iyi yaparım) kalite karşılaştırmasını yapabileceğim iki kokteyldir. Margarita’nın içinde buz olduğunu görmek ilk dikkatimi çeken şeydi. Biliyorsunuz Margarita karıştırıcıda buzla birlikte hazırlanır fakat sunumda buz olmaz. Alkol oranı da pek hoşuma gitmedi. Ardından gelen mojitoda da durum çok da farklı değildi. Buz parçalarının olması gerekenden büyük olması, yeşil limon yerine sarı limon kullanılmış olması, nanelerin az olması eksik yanlarıydı. Artı yanını soracak olursanız; elbette fiyatı. 8 TL’ye hiçbir yerde kokteyl içemezsiniz. Her zaman dediğim gibi biradan vazgeçmemek gerekiyor.

Kredi kartı olmadığı için nakit parayla otelden ilişiğimi kestim. Sabah erken yola çıkacak olmam en büyük etken tabi. Odama çıktım ve böylece Kuşadası maceram sona ermiş oldu.


Kuşadası’nda yapılacaklar:

1- Mutlaka jeep safariyi deneyin. Hem büyük zevk alacaksınız hem de Milli Parkı gezmiş olacaksınız.

2- Her yerde olduğu gibi burada da tekne turu yapın. Bence deniz ve eğlencenin en iyi birleşimidir.

3- Deniz için seçiminiz Davutlar’da bulunan Uzun Plaj (Long Beach) ’dan yana olsun.

4- Barlar sokağındaki barlar daha pahalı olduğundan Kadınlar Plajı’nı seçmenizi öneririm.

5- Kaleyi gezmeyi ihmal etmeyin.

6- Merkezde yer alan çarşıyı, alacak bir şeyiniz olmasa bile gezin.

7- Daha önce gitmediyseniz Efes ve Pamukkale turlarını asla ihmal etmeyin.

8- ATV ile de tur yapabilirsiniz. 09:00-13:00 saatleri arasında Pamucak Plajı’nda keyifli bir organizasyon. Fiyatı 85 TL ama pazarlık yapmayı bilmiyorsanız bile 70 TL’ye iniyorlar hemen.

9- Kervansaray’da akşam yemeği yiyin.

Konaklama:

Diğer otellerin fiyatları hakkında yalnızca kulaktan duyma bilgilerim olsa da ucuz oluğunu biliyorum. Ben Kadınlar Plajı’nın sonunda bulunan, polis karakolunun karşısındaki GRAND NETT HOTEL’de kaldım. Kişi başı gecelik 40 TL (Sabah kahvaltısı ve akşam yemeği dahil)

Kuşadası’nın hemen her yeri otel dolu. Yer sıkıntısı yaşamazsınız.

Kuşadası’nda görüp öğrenebildiğim tek kamp yeri ise Davutlar Plajı. Burası bir kamp alanı değil. Dolayısıyla çadırınızı kurup gezmeye çıkamazsınız. Davutlar, Kuşadası’ndan 15 km ileride, Dilek Yarımadası’na -yani batıya- doğru. Bir diğer seçenek, Selçuk ile Kuşadası arasında kalan kamp alanları. Ayrıntılı bilgiyi Efes yazısında ve Selçuk yazılarında bulabilirsiniz. Yine de Kuşadası’nı da gezecekseniz ben kamp yerine bir otelde kalmanızı öneririm, çünkü fiyatlar oldukça makul.

Yemek:

Oda fiyatına dahil olduğu için akşam yemeklerini otelde yemeyi seçtim ama yine de lokantaların menüsüne göz atmayı ihmal etmedim. Yemekler tahmin edebileceğiniz gibi kebap gibi menülerden oluşuyor. Fiyat aralığı ise 10-15 TL arasında değişmekte. Balık seçenekleri de mevcut. Balık menüleri de 15-20 TL arasında değişiyor.

Genel Değerlendirme:

Öncesinde Efes ve Pamukkale’yi görmüş iseniz Kuşadası hafta sonu için ideal. İki günlük güzel ve keyifli bir tatil. İlk gün yat turu ile denizin keyfini çıkartırken, ikinci gün jeep safari, ideal bir hafta sonu keyfi yaşatacaktır. Akşamları da şehir içini ve kaleyi gezebilir bir barda zaman geçirebilirsiniz. Erken kalkmanız büyük yarar sağlayacaktır.

Eğer Efes ve Pamukkale’yi de görmediyseniz, o halde 5 günlük bir tatil Kuşadası için ideal. Böylelikle hem her şeyi aynı anda yapmış hem de müthiş eğlenmiş olacaksınız. Öyle evde televizyon karşısında kafa dağıtıldığı nerede görülmüş?

Fiyatları:

Aktivite fiyatları kişi başı: 

- Jeep Safari 45 TL

- Yat Turu 35 TL

- ATV turu (Quad Tur) pazarlıkla 70 TL

- Efes turu 50 TL

- Pamukkale turu 85 TL

Kuşadası’nda yemek, içki, gezi, konaklama dahil kişi başı günlük en fazla 75 TL tutar. Tabi bu içkiye göre değişir. Ben üç bira olarak hesapladım. Eğer durum biraz daha uygunsa bir akşam yemeğini mutlaka KERVANSARAY’da yemenizi öneririm. Fyatlar öyle çok uçuk değil. Balık 20 TL civarı ve şarap 35 TL.


Sevgiyle kalın, SEFERALEM ile keşfetmenin tadını çıkarın!...

Yavuz Alper KARA 

*** Değerli Seferalem Dostları; Seferalem'in interaktif dünyasında gezinmek için sağ üst köşede bulunan "SEFERALEM-->İnteraktif" menüsü yardımıyla sitemize giriş yapabilirsiniz. 
 
*** Unutmayın; sitemize herhangi bir form doldurmadan FACEBOOK HESABINIZLA da giriş yapabilirsiniz. 
 
*** Değerli Dostlar, yayınlanmasını istediğiniz gezi, gurme, hobi, kültür&sanat, spor vb. aktivitelerinize ilişkin yazılarınızı fotoğraflarınızla birlikte lütfen Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. adresine gönderiniz. Teşekkürler... 
 

KIZILA CALAN RENGIYLE; ILICA VE ALACATI

Yazan Carsamba, 20 Haziran 2012 21:37

İzmir’den Cumartesi akşamı 19:30 otobüsüne binerek Ilıca’ya hareket ettim. Saat tam 20:05’te Alaçatı-Ilıca yol ayrımında otobüsten indim. Marketten su aldıktan sonra devasa kamp çantamı sırtlanarak yürümeye başladım.

Ne tarafa gideceğimi ve neyle karşılaşacağımı tam olarak bilemediğim için yol ayrımında Alaçatı’da mı yoksa Ilıca’da mı ineceğim konusunda bir karar vermek zorundaydım. Her iki yerde de kamp alanları olup olmadığını bilmediğim ve neredeyse kimsenin de bilmemesinden dolayı bu seçimim biraz zordu. Bir arkadaşım, Ilıca plajının çadır kurulabilecek kadar geniş olduğunu söylediği için ben de seçimimi Ilıca’dan yana yaptım.

Tempolu 40 dakikalık bir yürüyüşün ardından çadırımı kurabileceğim bir yer buldum plajda. Ilıca çadırı Sheraton Oteli’nin hemen yanında başlıyor ve gerçekten oldukça uzun ve derin bir plaj. Plajın sonunda çadır kurulabilecek, şezlongların olmadığı yeterli bir yer var. Bir tane de çadır görünce 30 metre yanına ben de çadırımı kurdum.

Hemen ocağımı yakıp kendime bir kahve hazırladım. Plajda hava fişek gösterisini, elimde kahve fincanımla izledikten sonra günün yorgunluğunu atmak için çadırıma çekildim. Gece plaja bira içmek için gelen gençler, beni biraz tedirgin etse de, uyuya uyanana sabah ettim. İstediğiniz kadar geç yatın ve istediğiniz kadar uyanın; bir çadırda uyuyunca inanın bana sabahın ilk ışıklarıyla zinde uyanıyorsunuz. Saati yediye kurmuş olmama karşın altı olmadan çadırımın kapısını çalan minik yağmur damlaları ile uyandım. Dışarıya bir göz attıktan sonra havanın çok kapalı olduğunu ve bütün hayallerimin suya düştüğünü üzülerek gördüm. Oysa ben yedide uyanacak, çadırımı ve eşyalarımı topladıktan sonra Ilıca plajında güzelce yüzecek, duşumu aldıktan sonra Alaçatı’ya geçecektim. Yağmur artmadan toparlanabilmek için aceleyle çadırdan fırladım ve çiseleyen yağmur altında alelacele toparlandım. Çantamı sırtıma aldıktan sonra açık bir kafe veya lokanta bulabilmek umuduyla yola çıktım. Sheraton Oteli’nden yukarı döndükten on beş dakika sonra Dost Pide&Pizza’nın açık olduğunu sevinerek gördüm. Henüz açılmadıklarını söyleseler de bana kahve yapabileceklerini söylediler, ki tek ihtiyacım olan buydu.

Kahvemi içtikten ve Efes ve Selçuk’ta çektiğim resimleri düzenledikten sonra bir kahvaltı istedim. Gece bu mekanın önünden geçerken dolu dolu ve güzel bir yer olduğunu görmüştüm. Önüme gelen kahvaltı ise bunun tam tersini gösterdi nedense. Bekar evimde bile açıkçası sabah kahvaltılarım bundan daha iyiydi. Aşağıda resmini gördüğünüz kahvaltıya 17 TL vermek ise dehşetimi arttırdı.

Havanın yavaş yavaş açılmasıyla toparlandım ve yeniden yol çıktım. Yürüyüşüme Ilıca sahil yolundan başladım. Ilıca'da üç katlı ev görmek neredeyse olanaksız. Her yer villalarla dolu. Bu da Ilıca’nın güzel olmasının bir nedeni. Sahili sessiz ve düzenli. Bu düzen hoşuma gitti açıkçası. Sahilde Kumrucu Şevki tekeli var. Bir de sahilin sonuna doğru Mezzaluna Bar dikkatimi çeken yerlerdendi. Ilıca’dan Alaçatı’ya yaklaşık iki saatte yürüdüm. Çeşme Yarımadası’nı kuzey-güney hattında boylu boyunca yürüdümse de pek de zevk aldığım söylenemez. Alaçatı tabelasından sonra bir çok yerde gördüğüm inşaat çalışmaları, Alaçatı’nın güzelliklerini görmemi oldukça engelledi. Hemen her yerde bir villa ya da pansiyon inşaatı var. Yolun bozuk olması da ince ayakkabı tabanı nedeniyle bir süre sonra canımı yakmaya başladı.

Alaçatı sahile vardığım zaman manzara beni daha çok şaşırttı. Burasının 20-30 km.lik sabit esen rüzgarından başka bir şeyi yok. Solda sörf okulları, karşıda ise Alaçatı Beach Resort. Yönümü plaja çevirdim ve girişin ücretli olmadığını öğrendiğime sevindim. Plaja girip kendime bir şezlong seçtikten sonra hemen uzandım. Omuzlarımın ağrısından yüzüp rahatlamaya bile dermanım yoktu. Hemen kendime soğuk bir bira söyledim. Biram gelince parasını peşin olarak ve dehşet içindeki bir ruh haliyle ödedim. 33 cl.lik bir Efes’e 12 TL vermek benim için hiç de kolay olmadı. 7 TL’ye bir de Türk kahvesi içtikten sonra kendimi denize attım. 14:30’da dolmuşa bindim ve İzmir otobüslerinin kalktığı yerde dolmuştan indim. Ilıca-Alaçatı yol ayrımından dolmuşlar çeyrek geçe kalkıyor, Alaçatı sahilden ise buçuklarda. İlk dolmuş 08:15’te, son dolmuş ise 23:30’da.

15:30 otobüsüne binerek 16:15’te Üçyol’a geldim ve böylece haftasonu gezimi bitirmiş oldum.

Ilıca’nın sakin ve şehirden uzak yapısı hoşuma gitmiş olsa da Alaçatı’yı pek de beğendiğimi söyleyemem. Ilıca’ya yeniden gelmeyi ve bu dinginlik ve sakinliği yeniden yaşamak isterim ama Alaçatı’ya bir daha geleceğimi sanmıyorum.

 

Nerde Kalınır?:

Burada pansiyon sıkıntısı yaşanacağını sanmıyorum. Evler ve bir iki mağaza dışında özellikle Alaçatı’da hemen her yer pansiyon dolu. Sörf okullarına yakın pansiyonlar da var ki, buralar dolmuşun son durağı.

 

Ulaşım:

Üçkuyular'dan ya da İzmir otogardan kalkan otobüslerle 45 dk - 1 saatte Alaçatı ve Ilıca’ya ulaşabiliyorsunuz. Otobüs saatleri yaklaşık bir buçuk saatte bir.

 

Yemek:

Kahvaltı deneyimim nedeniyle burada yemeğin pahalı olduğunu düşünüyorum. Bunun için, yeterli bütçe ile gitmeyenler önlemi marketten alsınlar. Resimlerde Dost Pide%Pizza’nın menüsünü ve fiyatlarını görebilirsiniz.

 

Yavuz Alper KARA
 

*** Değerli Seferalem Dostları; Seferalem'in interaktif dünyasında gezinmek için sağ üst köşede bulunan "SEFERALEM-->İnteraktif" menüsü yardımıyla sitemize giriş yapabilirsiniz. 

 

*** Unutmayın; sitemize herhangi bir form doldurmadan FACEBOOK HESABINIZLA da giriş yapabilirsiniz. 
 

*** Değerli Dostlar, yayınlanmasını istediğiniz gezi, gurme, hobi, kültür&sanat, spor vb. aktivitlerinize ilişkin yazılarınızı fotoğraflarınızla birlikte lütfen Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. adresine gönderiniz. Teşekkürler...



Sevgiyle kalın, Seferalem ile keşfetmenin tadını çıkarın!...


TARIH EFES’TE YATIYOR

Yazan Sali, 19 Haziran 2012 09:49

Efes’i sözcüklerle değil resimlerle bile anlatabilmek mümkün değil. Hemen her köşesinin hafızalara kazınması gereken önemli bir değerdir Efes. 


Kapıdan girerken içinizi kaplayan heyecan, ilk adımlardan başlayarak yerini hayret ve hayranlığa bırakıyor. Stadyum ve Odeon’la sizi karşılayan Efes, büyüsünü giderek arttırıyor. Solda Domitian Tapınağı, sağda Memmius anıtı, göreceklerinizi size müjdeler gibi bakıyorlar.  Herakles Kapısından Küretler Caddesi’ne adım atar atmaz nereye bakacağınızı şaşırıyor ve hiçbir ayrıntıyı kaçırmamaya çalışıyorsunuz. Celsus Kitaplığı’na kavuşmak heyecanıyla hızlı yürümek ise Efes’te yapılacak en büyük hatadır. Bu büyük heyecanı bastırmaya çalışarak Traianus Çeşmesi’ni, Hadrianus Tapınağı’nı ve Aşk Evi’ni dolaşmak damaklarda enfes bir tat bırakıyor.


Biraz daha ücret ödeyerek Efes zevkini ikiye katlamanın yolu ise Yamaç Evler’den geçiyor. Tarihin bu skolastik güzelliğini keşfetmek, birkaç yüzyılı aynı anda görebilmek insanın eline her zaman geçen fırsatlardan değildir ve Yamaç Evler işte bunu sağlıyor sizlere.


Yamaç Evlerden çıkınca, sevgiliye koşan bir mutlulukla atıyorsunuz kendinizi Celsus Kitaplığı’na. Bu muhteşem yapıyı izlemenin keyfini sözcüklere sığdıramazsınız. Celsus Kitaplığı’nı izlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamak mümkün değil. Saatlerce bu eser karşısında, tek sözcük etmeden kalabilirsiniz. İnsan kalabalığı hiçbir yerde sizi bu kadar rahatsız edemez. Her kareyi görebilmek, bu güzelliği fotoğraflayabilmek için az çaba harcamıyorsunuz. Zevkin doruklarına ulaştıktan sonra başınızı hafifçe sağa çeviriyor ve Mazeus Mithridates Kapısı ile karşılaşıyor ve insanlar tarafından hak ettiği önemi görmediğini üzülerek anlıyorsunuz. Kral tarafından özgür bırakılan iki kölenin inşa ettiği bu kapı Agora'ya açılıyor. O günlerin 200.000’i aşan kalabalığının bu Pazar yerindeki halini gözlerinizde canlandırmak hiç de zor olmuyor. 


Mermer caddeden ilerliyor ve kendinizi bu kez de Antik Tiyatro’nun büyülü kollarına bırakıyorsunuz. Sokrates’in Şölenini izler gibi hayranlıkla dolaştırıyorsunuz gözlerini boş sıralarda. Tiyatrodan ayrılınca Liman Caddesi kucaklıyor bu kez sizi. Sanki birazdan gelecek olan gemiyle denize yelken açacağınız hissi tüm benliğinizi sarıyor.


Son ziyaret yeri olan Meryem Ana Kilisesi’ni de ziyaret ettikten sonra yüzlerce seçenekle karşınıza çıkan hediyelik eşya dükkanlarından ne alacağınıza karar vermekte zorlanıyorsunuz. Efes’in büyüsünden kurtulmanın kolay olmadığını düşünürseniz, farkına varmadan onlarca ürün alarak burada bir servet harcamak hiç de zor değil. Ürünlerin çok da pahalı olmamasına karşın çeşitliliği göz dolduruyor. Tarihi yerleri gezmeyi seven birisi iseniz ve yeterli yeriniz varsa, evinizde güzel bir köşe oluşturmak çok güzel bir fikir olacaktır. Bu çarşıdan alacağınız orta boyda bir Hadrianus Tapınağı, Celsus Kitaplığı ve Artemis heykelinin, köşenizin en değerli parçaları olacağı ise kesin.


Efes Antik Kenti gezisi, kendinize verebileceğiniz en güzel hediyedir.

 

EFES’İN TARİHİ


Efes’te hayat, M.Ö.3000-2500’lerde, Erken Tunç ve Orta Tunç devrinde başlıyor. Anadolu kıyılarına göç eden Atina Kralı Kodros’un oğlu Androklos, beraberindekilerle yola çıkmadan önce kenti kuracakları yeri bir kahine sorarlar. Kahin, bu yeri kendilerine bir balıkla bir yaban domuzunun göstereceğini söyler. Uzun bir yolculuktan sonra ulaştıkları  Kaistros (Küçük Menderes) kıyılarında tuttukları balıkları kızartırken, alev alan bir balık tavadan fırlar ve çevresindeki kuru otların tutuşmasına yol açar. Çalılar arasında bulunan bir yaban domuzu yangından kaçmak için fırlayınca Androklos kahinin sözlerini hatırlar. Kenti o yöreye; Apasas’a (Ayasuluk Tepesi) kurar. Androklos soyu ve İonia’lılar, burada 400 yıl yaşarlar.


M.Ö. 7.yy’da Kimmerlerin saldırısına uğrayan Efes, bir süre sonra toparlanır. Kent, Krossos (Panayır) Dağı eteklerine kadar genişler. M.Ö. 6.yy. ortalarından başlayarak önce Lydia’lılara ardından Perslere yenik düşer. M.Ö. 5.yy.da Pers Kralı Kyros’un ölümünden sonra İonia’lılar Persler’e isyan ederler. Efes de, tarihe Büyük İonia İsyanı olarak geçen son isyana katılır. Büyük İskender’in Batı Anadolu’yu fethetmesi ile Efes, M.Ö.334’ten başlayarak İskender’e vergi öderler ve İskender’e bağlı yerel yönetimlerini kurarlar.


Büyük İskender’in genç yaşta ölümünden sonra generallerinden Lysimakos, Efes’i yeni baştan imar eder ve günümüze ulaşan kent duvarlarını yapar.


Bergama Kralı III.Attolos, M.Ö.133 yılında, ölümünden önce yazdığı vasiyetname ile krallığını Roma’ya bırakır. Roma İmparatorluğu’nun en parlak zamanlarında İmparator Agustus tarafından Pergamun’un yerine başkent yapılan Efes, Asya’nın en büyük metropolü olur ve nüfusu 200 bini aşar. M.S.262 yılında Goth saldırısına uğrayan Efes, Artemis Tapınağı’nı ve Celsus Kitaplığı’nın büyük bir kısmını kaybeder. Bu saldırıdan sonra Efes eski gücüne ve ihtişamına bir daha kavuşamaz. Milattan sonra ilk yüzyıllarda ortaya çıkan Hristiyanlığın iki önemli azizi olarak kabul edilen St.Paul ve St.Jeans dini yaymak için Anadolu’ya geçer. Meryem Ana adına yapılan ilk kilise Efes’te açılır. Selçuklular’ın ve Osmanlılar’ın ilk dönemlerinden itibaren önemini yitiren Efes bir süre sonra tamamen terk edilir.


Günümüzde Efes ziyarete açık olup her yıl on binlerce yerli ve yabancı turiste ev sahipliği yapmaktadır. Efes’e Müze Kart’la giriş olanağı olduğu gibi müze kartı olmayanlar  25 TL karşılığında tarihe tanıklık edebiliyorlar. Müze Kart, Efes girişinde alınabiliyor. Efes müzesi, iki girişe sahip olup turistler genelde Selçuk-Kuşadası yolu üzerinde bulunan yol ayrımından değil, üst kapıdan giriş yapmayı seçiyorlar. Her iki girişte de 15 TL karşılığında sesli rehber kiralayabileceğiniz yerler bulunuyor. Sesli rehberler 16:00’a kadar satışta bu saatten sonra satışları yok.


Üst kapıdan girişte sizi önce Devlet Agorası karşılıyor. Zamanında devletin elinde bulunan bu agora (çarşı), ticari agoralardan farklı olarak devletin kontrolünde, dini, politik ve sosyal toplantıların da yapıldığı ve kararların alındığı kutsal alanlardı. Agora’nın hemen sağında Odeon ve az ilerisinde ticari agora yer almakta. Sonrasında Celsus Kitaplığı’na uzanan Küretler Caddesi sağlı sollu yapıtlarıyla baş döndürüyor. Türkiye’de Müze Kart’ın geçerli olmadığı üç yerden birisi olan Yamaç Evler 2 (15 TL) mutlaka gezilmesi gereken önemli bir miras. İnsan, tarihi tam anlamıyla Yamaç Evler’de yaşıyor. Efes’in ilk yerleşimine ve Sokrates odasına tanıklık etmek insanı duygudan duyguya sürüklüyor. Yamaç Evler’in hemen çaprazında Efes’i Efes yapan iki anıttan birisi; Traianus Çeşmesi yer alıyor. Küretler Caddesi ile Mermer Cadde’nin birleştiği noktada Celsus Kitaplığı tüm ihtişamıyla gözleri boyuyor. Şimdiki kütüphanelerin sıkıcı ve soğuk yapısının aksine şehrin zengin kültürünü yansıtan yapısı ile büyülüyor. Küretler Caddesi’nde yürüyerek Dominitian Tapınağı’nı ve Prytaneion’u solunuzda bırakarak Antik Tiyatro’ya ulaşıyorsunuz. Onarımda ve bakımda olmadığı dönemlerde günümüzde de bir çok sanatçıyı ağırlayan Efes Antik Tiyatrosu, Efes’in kültür yapılarından birisi. Basilika, Varius Banyoları’nı gezerek, yol ayrımından sola dönüşle 200 metre yürüdükten sonra Meryem Ana adına yapılan ilk kilise ile karşılaşıyorsunuz. Kilise’yi de dolaştıktan sonra binlerce anı, fotoğraf ve “keşkeler”le Efes’ten hayranlık ve buruklukla ayrılıyorsunuz.


Efes’in her iki girişinde de hediyelik eşyalar satın alabileceğiniz bir sürü dükkan var. Özellikle girişten önce Efes hakkında yazılan kitaplardan birisini almanızda büyük yarar var. Taşlar anlamlaşıyor ve anıtlaşıyor. Hak ettiği değeri bu yolla anca verebilirsiniz düşüncesindeyim.


Çıkışta hafızama iyice kazıdığım anılar ve resimlerinle birlikte iki tane de buz dolabı süsü alarak diğerlerinin yanına koyuyorum.


Bir sonraki durağım Eshab-ı Kehf oluyor. Türkiye’de Eshab-ı Kehf mağarası toplam üç yerde bulunuyor. Hangisinin kesin olduğu net olarak belli değil. Ben Tarsus ve Efes’te bulunan ikisini gezebildim, Diyarbakır’da bulunan üçüncüsünü ise gezmeyi çok istiyorum.


Devlet Agorası


Magnesia Kapısı (yukarı giriş) tarafındaki girişten Efes’e ulaşıldığında 1,60m X 56m boyutlarındaki Agora ve Agora’ya ilişkin yapılarla karşılaşılır. Bu Agora devlet agorası olup devletin kontrolünde, dini, politik ve sosyal toplantıların yapıldığı ve kararların alındığı yarı kutsal sayılan alanlardı. Diğer Agoralarda olduğu gibi Efes Devlet Agorası’nın da tam ortasında diktörgen bir tapınak bulunuyordu. (Şu an Selçuk Müzesi’nde sergileniyor). Kazılar sırasında çevresinde bulunan su tesisleri, tapınağın İsis’e adanmış olduğunu gösterse de İmparator Augustus adına da kurulduğuna dair bilgiler bulunmakta. Bugün Efes Müzesi’nde sergilenen “Odysseus – Polyphemos” heykel grubu Pollo Çeşmesi’nin yarım daire planlı girintisinde bulunmasına karşın, zamanında bu tapınağın alınlığını oluşturuyordu. Tapınak, Agora ile birlikte M.Ö.1.yy.a tarihlenmektedir. İlk olarak Hellenistik Dönemde temelleri atılan Agora, son şeklini ilave yapılarıyla İmparator Theodosius (M.S.4.yy) döneminde almıştır. Agora’nın Bülbül Dağı tarafından mermer döşemeli, Panayır Dağı tarafında Bazilika, Varius Hamamı, Odeion ve Pyritaneion yer almaktadır.


Odeon


Varius Hamamı yanında olup küçük bir tiyatro görünümündedir. Bu nedenle küçük tiyatro olarak da isimlendirilir. Efes’in ileri gelen kişilerinden Publius Vedius Antonious ve karısı Flavia Papiana tarafında M.S. 150 yıllarında inşa ettirilmiştir. Zamanında üzeri kapalı olduğu sanılan bu yapının Prytaneion ve Devlet Agorası ile yanaşık bir yapı grubunun içindedir. Aynı zamanda, hem konser salonu hem de bir Bouleterion olarak kullanıldığı bilimektedir. Bir Diazoma ile ortadan ikiye bölünmüş 23 oturma sırası bulunan Caveas’ı 1400 kişi kapasitelidir.


Sahne binası (Skene) iki katlıdır. Tam önünde mermer kaplı dar bir podyum bulunmaktadır.


Prytaneion


Basilica’nın batı ucunda M.Ö. 3.yy.a tarihlenebilen bu yapı, son şeklini İmparator Augustus döneminde almıştır. Efes Kenti’nde içinde sürekli olarak kutsal ateşin yandığı (Hestia Boulaia) bir tapınak ile beraber planlanmış belediye binasıdır. Burada ayrıca politik meseleler görüşülür, dini törenler ve davetler de yapılırdı. Çevresi portikli bir avlu, arkada büyük bir salondan meydana gelmiştir. Salonun köşelerinde kesitleri kalıp biçiminde ikişerli sütunları vardır. Efes’in gece gündüz hiç durmadan yanan Hestia Ateşi bu yerdedir. Kutsal alanın sunağı, salonun ortasında olur.


Günümüzde ancak iki tanesi ayakta kalmış olan ve yüksek sekiz dorik sütun üzerine oturmuş yapı, çevresi portikli bir avlu ve arkasındaki esas salondan (anta) meydana geliyordu. Avlu zemini zamanında amazon kalkanları ve çarkıfelek motifleri ile süslü mozaikle kaplıydı. Prytan’lık Efes’teki en yüksek resmi ve dini makamdı. Seçkin bir sınıf oluşturan Prytanlar bu tapınaktaki kutsal kent ateşinin koruyuculuğunu yaparlardı ve ayrıca çeşitli vakıf işlerini de yürütürlerdi. Yapının çevresinde ve sütunlar üzerindeki yazıtlardan bazılarının küret listeleri oldukları anlaşılmıştır. Önceleri sadece Artemis Tapınağı’na bağlı olan kütlere İmparator Augustus döneminde Prytaneion’a yer verilmiştir. Taş ve mermerlerinin büyük bir kısmı M.S.4.yy.da Skolastikia Hamamı’nın yapımında kullanılmış olan Prytaneion’da kazılar sırasında halen Efes Müzesinde sergilenmekte olan iki Artemis heykeli ortaya çıkarılmıştır. Prytaneion yakınında Odeion batısında çevresi sütunlu portikle çevreli avlunun ortasında imparatorluk kültü tapınakları bulunmaktaydı. Oldukça küçük planlanan tapınakların doğuya bakan cepheleri dörder sütundan oluşmaktaydı. “Arkhierus adı verilen baş rahiplerin gözetimi altında bulunan imparator tapınakları yapımına İmparator Augustus’un M.Ö.29 yılında Efes’e gelişi ile izin verilmiştir. Biri Roma Tanrıçası “ Dea Roma’ya diğeri ise Augustus’un babası Divius Ilius Caeasar’a adanmıştır. Günümüze yalnızca güzel işçilik gösteren mermerden podyumları ve temel yüzeyindeki duvarları kalmıştır.


Dominitianus Tapınağı


Flaviuslar soyundan olan Domitianus, 81 yılında imparator olmuş, başlangıçta, dürüst ve adil yönetimi giderek mutlak bir egemenliğe dönüşmüş ve kendini “ Dominus et Deus” (Efendi ve Tanrı) ilan etmiştir. Meydanın güney ucundaki 50 X 100 m ölçülerindeki bir teras üzerine inşa edilmiş 8 X 13 sütunlu tapınakta İmparator Domitianus’a ait büyük bir heykelin baş ve kolunun bulunmasıyla tapınağın ona ait olduğu anlaşılmıştır. Halen Efes müzesinde sergilenmekte olan sunağın bir bölümü, son derece güzel bir işçiliğin izlerini taşır. Bir uşağı tarafından 96 yılında hançerlenerek öldürülen imparator için senato “Damnatio Memorien” (İstenmeyen Anıt) kararı almıştı. Bu nedenle heykelleri yok edilmiş ve yazıtlardan ismi silinmiştir. Domitianus’la ilgili kaynakların azlığından bu tapınak önem taşır. Tapınağın meydana bakan ön yüzünde bir sıra iyi korunmuş dükkan ve cephenin önünde iki katlı sütunlardan oluşan bir “Parabet” vardır.Dükkanların ortasında bbir merdivenle çıkılan teras, tapınağın altını çevreleyen tomozlu bir “Kripto Portik”’in üzerini kaplar, bu kripto portiğin uçları Domition Meydanı’na açılır. Bunlardan doğuda olanında günümüzde Efes kazılarında çıkartılan muhtelif yazıtlar “ Yazılı Belgeler Galerisi” adı altında teşhire açıktır.


Memmius Anıtı


Meydanın kuzey kenarında, kaidesi kireç taşından, üst tarafı mermerden, Rustika tarzında M.S.1.yy.da inşa edilmiş Memmius Anıtı bulunmaktadır.


Geç Hellenistik Döneminde Diktatör Sulla’nın torunlarından biri olan Gaius Memmius adına dikilmiştir. Yapı, zamanında cepheleri birbirine kemerlerle bağlı yarım daire şeklinde nişler ve bunun üzerinde çepeçevre figürlü kabartma bloklardan oluşuyordu. 


Bu kabartmalardan çoğu günümüzde kayıptır. Görülen asker giysili figürler, diktatör Sulla, oğlu Gaius ve torunu Memmius’a aittir.


Küretler Caddesi


Celsus Kitaplığı önünde başlayan cadde, Panayır ve Bülbül Dağları’nın kesiştiği yerde güney doğu yönünde Devlet Agorası’na yönelir ve Herakles Kapısı ile son bulur.


Kentin önemli yapılarının sıralandığı beyaz mermer plakalarla  yolun her iki dekoratif mozaik tabanlı sütunlarla galerilere açılır. Sütun aralarını kaideleri hala yerinde duran önemli kişilere ait bir çok heykel süslemekteydi. Yüzyıllar boyunca depremlerden fazlasıyla etkilenmiş olan bu cadde (M.S. 17-368) M.S. 4.yy.da bir onarım görmüştür. Farklı tarzlarda yapı elemanlarının bir arada görülmesinin nedeni, bu onarım sırasında başka yerlerden alınan karışık mimari parçaların sonradan buraya getirilmesindendir.


Heykellerden günümüze bazı birkaç tanesi ulaşabilmiştir. Şu an Herakles Kapısı yakınlarındaki başsız heykelin Hekim Alexandros’a ait olduğu kaidesindeki yazıttan anlıyoruz. Ayrıca Efes Müzesi’nde halen sergilenen Konsül Stephanos heykeli de bu caddede duruyordu. Caddeye Küretler Caddesi adının verilmesinin nedeni: Zeus’tan hamile kalan Leto, bugün Efes’in güney batısındaki Ortygia’da Artemis’i doğururken, Zeus, yakınlıkları ile bilinen ve yarı tanrı sayılan Küretler, bağırıp gürültü çıkararak, Hera’nın bebek ağlamalarını duymalarını engellemişler ve Artemis kurtulmasını sağlamışlardı. Bu yüzden “Küretler” rahip saygı gösterildi. Onların esas görevi her yıl Artemis’in doğuşunu, Orygia’da dramatik bir törenle kutlama olarak kalmıştır. Artemis Tapınağı’nda başka Prytaneion’da da yer almışlar ve “Hestia’nın kutsal ateşinin” Prytaneon sütunları ve mimari parçaları üzerindeki Küret listesinden anlıyoruz.


Traianus Çeşmesi


Yapının M.S.102-114 yıllaında inşa edilerek İmparator Traianus’a adanmış olduğunu çeşmenin yanındaki büyük korniş üzerindeki yazıttan anlıyoruz. Havuzun ortasında eskiden Trianus’un büyük boy bir heykeli bulunan çeşme sütunlardan oluşan iki katlı ve köşeli “U” biçiminde idi.


Sular büyük havuza heykelin altındaki kanaldan dökülüyordu. Heykelin iki ayağına ait parçalarla bir küre tasviri buna bağlı kaidesi şu anda orijinal yerinde duruyor. Çok daha büyük bir yapı olmasına karşın bu çeşme kesin yüksekliği bilinmediğinden kalan parçalarla daha kısaltılarak restore edilmiş ve yerine konmuştur. 


Skolastikia Hamamı


Efes’teki benzer yapıların en büyüğü olan Skolastikia Hamamı, Küretler Caddesinde Trianus Çeşmesi’nin yanındadır. M.S.1.yy. ile 2.yy. arasında inşa edilmiş ve M.S 400 yıllarında Christian Skolastikia tarafından tamamen onarılarak geliştirilmiştir. Zemin katı ile birlikte üç katlı olarak yapılmasına karşın 2 kat yıkılmıştır. Bir tanesi küretler Caddesi’nde diğeri ise caddeye dik olarak açılan ve büyük tiyatroya ulaşan yol üzerinde olmak üzere iki girişi vardır. Kendisine göre adet ve usulleri olan herkesin sıkça ziyaret ettiği hamamlara Roma döneminde yöneticiler ve zenginler çoğunlukla öğleden sonraları köleleri ile birlikte gider ve uzun süre hamamda kalırlarda. İlk girişte sütunlu ve apsidal planlı apoditerium’da soyunulur, daha sonra apoditerium’un kuzey tarafındaki kapıdan duvarlarından ve tabanından sıcak hava geçen tepidarium’da terlenirdi. Tepidarium’un doğu duvarı dibinde küçük bir parça olarak görülen mozaik, hamamın orijinal kaplamasının bir parçasıdır. Chiritian Skolastikia’nın yaptırdığı onarımlar sırasında tabana mermer kaplanmıştır. Tepidarium’dan küçük ve dar bir kapı ile caldarium denen sıcak bölüme geçilirdi. Bu bölüm orijinal yüksekliğine kadar korunmuştur. Bu bölümde köleler efendilerine masaj yaparak yıkarlardı. Yıkanma bittikten sonra Tepidarium’da güncel konular konuşulur felsefe politik tartırşmalar yapılırdı. Hamamdan ayrılmadan önce apoditarium’un batısında, ortada elips planlı, soğuk su dolu frigidarium’da yüzülerek vücüda direnç kazandırılırdı.


Hadrianus Tapınağı


Küretler Caddesinin küçük fakat ven gösterişli yapılarından biri olan tapınak, zarif bir giriş bölümü (pronaus) ve evvelden cella’sında İmparator Hadrianus’a ait bir heykel bulunan ve sade, ufak bir esas oda (naos)dan meydana gelmiştir. Arşit ravındaki yazıttan tapınağın İmparator Hadrianus’a adandığı anlaşılmaktadır. Tapınağın cephesi, “Korinth” başlıklı dört sütunun taşıdığı ortası kemerli, yanları düz bir üçgen alınlığına sahiptir. Kemerin en üst orta noktasındaki kilit taşında kent tanrıçası “Tyche” büstü bulunmaktadır. Esas tapınak mahalinin kapısı klasik motiflerle çevrelenmiştir. Kapının üzerindeki yarım yuvarlak alınlıkta akantlar ve çiçekler içerisinde yarı çıplak bir Medusa figürü bulunmaktadır. 4. yy.daki ilk restorasyonunda kapı üst lenthos’unun iki yanında, Efes’in efsanevi kuruluşu ile ilgili başka bir yapıdan alınmış bir Fritz ile ikinci bir Fritz grubu daha vardır. Birinci grupta amazonlar ve Dinoyssos alayı sahnelerinden oluşan bir kabartma ve ikinci grupta ise değişik olarak “Tanrıça Athena, Selene, Apollon, Herakles, İmparator Theodoisus, karısı ve oğl, Efes Artemis’i” tasfir edilmiştir. Asılları Efes Müzesi’nde sergilenmiştir.


Yamaç Evler


Hadrianus Tapınağı karşısındaki yamaçta bulunan evlere Yamaç Evler ya da kentin merkezinde bulunmaları nedeniyle zengin ve seçkin kişilerin oturduğu düşünülerek zengin evleri adı verilmiştir. 


Küretler Caddesi’ne dik olarak inen merdivenli dar bir sokak cadde ile evlerin bağlantısını sağlar. Her evin terastan sokağa açılan bir kapısı vardır. Hepsi peri stilli (ortada küçük avlulu) olup, oda ve salonlar bunun etrafına dizilmiştir. Üzeri açık olan perystil’den evin aydınlatması sağlanır. Diğer yerlerde pencere bulunmadığından ve perystil yeterli olmadığından içteki odalar loş ve karanlıktır. Evlerin içerisinde, Kent sistemine bağlı sarnıç ve kuyu bulunduğundan taşıma suya gerek yoktur. Bunun için bir tanesi mutlaka perystilde olmak üzere bazılarınaiki taneçeşme yapılmıştır. Bazı evlerin duvar ve tabanlarında bulunan künk borular ısıtma sistemi ile ilgilidir. Kent hamamları tekniği ile çalışan evdeki küçük hamamdan sağlanan sıcak hava künk borular aracılığı ile istenilen yerlere aktarılabiliyordu. Tuvaletler birkaç kişinin aynı anda kullanabileceği genişliktedir. Tuvaletin önünde bir de lavabosu vardır. Yamaç evlerin en önemli özelliği fresklerdir. Duvarlar hiç boş bırakılmamasına, çok renkli çiçek, balık, kuş, eros, esin perileri, mitolojik hikaye, mask ve tiyatro sahnelerini gösteren figürlerle dekore edilmiştir. Evlerden iki tanesinin onarımları tamamlanmıştır. Birinci ev yamaç evlerin tümü hakkında bilgi verecek bir şekilde onarılmıştır. İki katlıdır. İkinci kat tamamen yıkılmış durumdadır. 900 metrekarelik bir alana oturmuş bulunan evin, değişik amaçlarla kullanılan toplam 12 odası vardır. Çeşmenin arkasındaki A 10-11 mekanlarının tabanı mermer, duvarları fresklidir.


A1 perystilin doğusundaki duvarlar 4 metre yüksekliğinde olup oldukça iyi korunmuştur. Buradaki freskler M.S. 2.yy.a tarihlenmektedir. Bu fresklerdeki tiyatro sahnelerinde; sağ tarafta Menander’in Sikyonioi oyunundan, solda ise Euripides’in, Orestes ve İphegenia oyunlarından birer sahne vardır.


Tiyatro odasının küzey ve güney duvarlarında normal boyda çıplak ve yarı giyimli kadın ve erkek figürleri işlenmiştir.


Bunların kim olduklarını anlamak güçtür. Kuzey duvarında üstte Herakles – Akhileos dövüşü gösterilmiştir.


İki Perystilli olan ev, diğerine göre daha büyüktür. Korint başlıklı, ince 6 sütunu vardır. Tam ortasında mermerden orijinal kapağı ile sarnıcı, güney kenarında da iki musluklu çeşmesi yer almıştır.


5. yy.da evin onarımı sırasında yapılan mozaikteki figürlerden orta daire içinde bulunan Ariadne ve Dionysos’tur. Etrafında ise beyaz renkli kuşak vardır. Sağanlıkta pano içinde bulunan çok renkli renkli mozaikte Poseidon ve Nereid işlenmiştir.


Bu holün batı köşesinde bulunan merdivenle ikinci kata çıkış sağlanmaktadır. Evin duvarlarında görülen fresklerden M.S. 1.yy.da yapıldıkları ancak fresklerin büyük bir çoğunluğu M.S.4.yy.daki onarımlarda yapılmıştır.


Aşk Evi


Skolastkia hamamları ile aynı kompleksin bir bölümünü oluşturan bu yapı, Hadrianus Tapınağı ve Bizans Stoası’nın arkasındadır ve Yamaç Evleri’ni andıran iki katlı perystilli olarak inşa edilmiştir. 7.yy.a kadar çeşitli evrelerde kullanıldığı üzerindeki  muhtelif restorasyon çalışmalarından anlaşılmaktadır.  Bu aşk evi büyüklüğü ve özeni ile dikkati çeker. Yıkılmış olan ikinci katın çalışan kızlara ait olduğu, giriş katındaki salonların da konuklara ait olduğu varsayılmaktadır.


Mozaiklerle döşeli esas salon, oturma ve yemek odası olarak kullanılırdı. Mozaik kaplı zeminler iyi durumda korunmuşlarıdr. Dört mevsimi sembolize eden mozaiklerden ikisi iyi durumdadır.


Bu odanın hemen yanında, batı tarafında, tabanı mozaikli bir havuzu olan eve ait küçük bir hamam vardır. Havuz tabanındaki mozaikte ortada içki içen üç kadın, bir hizmetçi, yemek kırıntıları yiyen bir fare ve kedi figürü görülmektedir. Küretler Caddesi tarafından girildiğinde günümüzde içinde hala su bulunan bir kuyu görülmektedir.


Celsus Kütüphanesi (Kitaplığı)


Küretler Caddesi ve Mermer Cadde’nin birleştiği yerde Efes’in en önemli anıtsal yapılarından biridir. İmparator Hadrianus Döneminin özelliklerini yansıtan bu yapının inşası M.S. 105-107 yıllarında Efes’in Asia eyaleti prokünsülün Julius Celsus Polemeanus’un 70 yaşında ölmesi üzerine oğlu Tiberius Iulius Aquila tarafından başlatılmış, fakat yapının tamamlanmasından önce ölmesinden dolayı varisleri tarafından bitirilmiştir. İnşaatın 117 yılında bitirildiği sanılır. Mezar odası kitaplığın içindeki Apsidal duvarın altındadır. Buraya kitaplığın kuzey duvarı arkasından dolaşan dar bir yolla ulaşım sağlanabiliyordu. Celsus lahti iyi cins mermerden yapılmıştır. Üzeri, Eros girland ve rozetlerle süslüdür. 1904 yılı kazılarında mezar odası bulunup lahit açıldığı zaman, iskeletin kurşun bir muhafaza içinde bulunduğu görülmüştür.


Cephesi iki katlı olmasına karşın iç mekanı büyük tek bir salondan ibarettir. İki katlı niş sırasından oluşturulmuş iç duvarlarda, kitap ve yazıtlara balkon şeklinde çepeçevre dolaşan iki galeri ile ulaşılıyordu. Ortadaki tek ve bütün apsitte, bilimin koruyucusu tanrıça Athena’nın büyük bir heykelinin durduğu, bir başka varsayıma göre de, şu anda İstanbul Arkeoloji müzelerinde sergilenen ve Celsus  ya da oğluna ait olduğu sanılan heykelin bulunduğu düşünülmektedir. 


M.S.262 yıllarındaki Goth saldırıları sırasında iç mekan yanmış, yapının sadece Fasadı ayakta kalabilmiştir. Ancak M.S.4.yy.da kentteki büyük yenileme hareketi sırasında cephe mimarisi onarılarak bir çeşme yapısı gibi kullanılmıştır.1907 yılı kazılarında yıkık bir halde bulunan kitaplık, ilk olarak 1970 yılında Arkeolog W.M. Strooka ve Yük.Mimar F.Hueber tarafından restore edilmeye başlanmıştır. 1978’de ise ön cephe Avusturya Arkeoloji Enstitüsü tarafından tamamen ayağa kaldırılmıştır. Yapı ve çevre restorasyonu günümüzde de hala devam etmektedir.Dokuz basamakla çıkılan bir podyum üzerindeki cephenin birinci katında ikili dört grup sütun ve aralarında, ortadaki daha yüksek, 3 adet giriş kapısı, kapılar arasındaki nişler içinde de 4 adet kadın heykeli vardır.Bugün asılları Avusturya’da bulunan ve Celsus’un meziyetlerini simgeleyen bu heykeller sırasıyla Sophia (Bilgelik), Episteme (İlim), Ennoia (Düşünce) ve Arete (erdem)dir. Cephenin ikinci katında bulunan sütunlar, y,ne korint başlıklı, fakat daha küçüktürler. Bunlar sıra ile yarım yuvarlak ve üçgen alınlıkları taşırlar.Sürunların arkasına, kapıların üzerine gelecek şekilde üç pencereye konulmuştur. Çok zengin bir mimari süslemeye sahip olan cephede perspektif bir anıtsallık izlenimi verilmiştir.


Mazeus Mithridates Kapısı


Celsus Kitaplığının hemen bitişiğindeki Greko-Romen stilinde, Zafer Tak’ı biçiminde bir kapı görünür. M.Ö. 4 veya 3 yılında yapıldığı sanılan bu kapı Agora’nın güneydoğu kapısıdır. Kapının adak yazıtı iki yan geçidin üzerindeki atik duvarlar üzerindedir.


Zamanında altın yaldızlı bronz harflerle Latince ve eski Yunanca olarak asılmış, fakat günümüzde yalnızca yuvaları kalmış olan bu yazıttan İmparator Augustus, Karısı Livia, Iulia ve ölmüş olan damadı Agrippa anısına ve halka ithafen Agustus’un özgür bıraktığı iki kölesi Mazeus ve Mithridates tarafından yapıldığı anlaşılmaktadır. Mazeus ve Mithridates Kapısı’ndan ticaret agorasına geçilirdi.


Büyük Tiyatro (Antik Tiyatro)


İlk kez Helenistik dönemde (Lysimachos M.Ö.3.yy.) inşa edilmiş olan Antik Tiyatro, zamanla bir takım değişikliklere uğrayarak Roma Dönemine ulaşmış, İmparator Cladius zamanında (M.S.41-54) genişletilmiş ve İmparator Trianus zamanında (M.S.98-117) son şekline ulaşmıştır. Efes’in en görkemli yapılarından biri olan tiyatro, 24.000 kişilik oditoryum’u ile şehrin sosyal ve kültürel yaşantısında etkin bir rol oynamıştır. En gösterişli bölümü sahne yapısıdır. Günümüze yalnızca zemin katının sağlam olarak gelebildiği sahne, yüksekliği 18 metreyi bulan, sütunlu üç katlı ,niş, heykel ve kabartmalarla süslü, zengin ve anıtsal bir görünümdeydi. Zemin katta Kuzey-Güney yönünde, yan yana sıralanmış 8 oda bulunan koridorun ortasından, bir kapı ile orkestraya girilirdi. Klasik dönemde tiyatrolar direk orkestra bölümünde oynanırdı. Helenistik dönemle birlikte Orkestranın aktöreler için sahneler yapılmaya başlandı. İlk sahnesi 3 metre genişliğinde ise de Claudius zamanında 6 metre genişliğe ulaştırılmışi orkestranın iki yanındaki paradosların (yan geçişler) üstü kapatılarak tünel şekline sokulmuştu. Bunlardan kuzeydeki (tiyatroyu karşınıza aldığında soldaki) günüme sağlam olarak gelebilmişti.


İmparator Claudius döneminde başlanan çalışmalar 70 yıl kadar sürmüştü. Sahne yapısından Proskene’ye 5 ayrı kapıdan çıkılabiliyordu. Ortadaki diğerlerinden daha büyük olan ana kapı üzerindeki nişte imparatora ait heykel dururdu. Ayrıca orkestranın tam ortasında Dyonisos’a adak sunmak için bir atlar, orkestra çevresinde de saygın kişilere ait özel koltuklar bulunuyordu. Kurşundan para şeklinde döktürülmüş biletlerini alan seyirciler, tiyatronun oturma yerlerine iki diazoma ve bunları kesen orkestraya doğru 12 merdivenle ulaşıyorlardı. Hatırlı kişilerin yerleri isimleri oturma sıralarına yazılarak belirtiliyor, sıcak havalarda ise tiyatronun bir bölümü tente ile kapatılıyordu. 


Maske kullanılarak çeşitli kılıklarda rol alan oyuncuların tümü erkeklerden oluşuyordu. Paradoslardan sıra halinde giren koro, yerlerini alır, Dionysos’a sunulan adaktans sonra oyun başlardı.


Oyunlar dışında tiyatro, gladyatör ve hayvan dövüşlerinin ilgi gördüğü 3-4.yy.larda arena olarak da kullanılmıştır. Ayrıca bir seferinde St.Paulus’un katıldığı “Demos” adı verilen tüm Efes’lilerden oluşan halk meclisine de ev sahipliği yapmıştı.


Liman Caddesi (Arcadian) ve Çevresi


Tiyatronun önünde Mermer Cadde’ye dik olarak birleşen, bir ucu eski limana kadar ulaşan, Geç Helenistik dönemden kalma, mermer kaplamalı bir cadde vardır. Bu cadde Liman Caddesidir (Arcadian). Bulunan bir yazıta göre “Arcadius” (M.S.395-408) tarafından inşa ettirilerek onarılmış ve adını ondan almıştır. Cadde 11 m genişliğinde ve yaklaşık 600 m uzunluğundadır. Zamanında her iki yanında sıra dükkanlar ve önlerinde tabanı mozaik döşeli kolonadlı kaldırımlar bulunan cadde, yine geç Helenistik dönemden kalma “Liman Kapısı” denilen anıtsal bir kapıyla (Propylon) son buluyor ve Liman’a ulaşıyordu. Caddenin kuzey kıyısında  Efes’in en büyük mimari kompleksi olan Tiyatro Gymnasium’u, Verulanus Spor Alanı ve Liman hamamları bulunuyordu. Bugüne kadar çok az bölümünün kazılmasına karşın ayakta kalmış kalıntıları ile bu yapılaşma çok etkileyicidir. Hamamlar M.S.2.yy.da yapılmış ve II.Konstantinos zamanına kadar onarımlar görmüştür. 


Caddenin ortalarında, Korint başlıklı ve kaidelerinde nişli süslemeler olan 4 adet anıtsal sütun bugün de ayaktadır. Efes’in son parlak dönemlerine tarihlenen bu sütunların üzerlerinde muhtemelen dört İncil Yazarı’na ait heykeller bulunmaktaydı. Deniz aşırı ülkelerden gelenler Efes’e bu caddeden girerler. Anadolu içlerinden gelen Kral Yolu da burada son bulur.


Efes’in işlek bir liman kenarında kurulmuş olması gelişimindeki en büyük etkendir. Kaistros (K.Menderes) Nehrinin günden güne yığdığı alüvyonlardan oluşan geniş bataklık Efes’in işlek limanıydı. Yüzyıllar boyunca çeşitli önlemler alınmışsa da Menderes Nehri’ne engel olunamamış, Efes’in sosyal ve kültürel hayatı da Liman’ın kullanılmaz bir hale gelmesiyle kentteki yaşam da sona ermiştir.


Sevgiyle kalın, Seferalem ile keşfetmenin tadını çıkarın!... 


Yavuz Alper Kara


*** Değerli Seferalem Dostları; Seferalem'in interaktif dünyasında gezinmek için sağ üst köşede bulunan "SEFERALEM-->İnteraktif" menüsü yardımıyla sitemize giriş yapabilirsiniz. 
 
 
*** Unutmayın; sitemize herhangi bir form doldurmadan FACEBOOK HESABINIZLA da giriş yapabilirsiniz. 
 

*** Değerli Dostlar, yayınlanmasını istediğiniz gezi, spor, gurme, hobi, kültür&sanat vb. aktivitelerinize ilişkin yazılarınızı fotoğraflarınızla birlikte lütfen Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. adresine gönderin, yayınlayalım. Teşekkürler...
 

Bembeyaz bir köprüde, ayağınızın iki parmak üzerinden akan suların eşliğinde; tarihe açılan bir geçittir, Pamukkale.
 

Bir türlü talibi çıkmayan çirkin bir kız, çirkinliğinden bıktığından canına kıymak ister. Pamukkale’nin en yüksek kayalığından atlar, ancak su dolu bir havuza düşer, ölmez, bayılır. Avdan dönen Denizli Beyi’nin oğlu havuzda baygın yatan kızı bulur. Şifalı sular kızın cildini ve yüzünü o kadar güzelleştirmiştir ki Bey’in oğlu kıza aşık olur. Atına bindirerek babasının yanına götürür ve bu kızla evlenmek istediğini söyler. Bey’in oğluyla evlenen güzel kız, ömür boyu mutlu yaşar.
 

Efsaneler; gerçekler üzerine kurulu, dikkat çeken öykülerdir. Pamukkale’nin şifalı suları da bir gerçektir ve bir çok hastalığa iyi gelir.
 

Yokuşun başında, terliklerinizi elinize alarak ve zaman zaman sıcak denilebilecek bu ılık sularda hayatı ve hayalleri beyazlatarak yürümek, Pamukkale’ye has bu anı yaşamak, benzersiz duygular yaratıyor insanda. İlk bakışta, her güzelin bir kusuru olur diyerek kaygan olacağını düşünseniz de bu kusursuz güzellik sizi tarihe, elinizden tutarak ve sapasağlam çıkarıyor.
 

Türk mavisi suların, beyazla bu denli eşleşmesi, doğanın tadına doyum olmaz moda gösterisini zihinlere kazıyor.
 

Bir insan nerede yürürse yürüsün, arkasına bu kadar sık bakamaz. İnsan, hiçbir güzelliği kaçırmak istemiyor, az sonra aşağıya ineceğinizi bilseniz de ve yüzlerce resim çekseniz de, daha fazlasını yapmaktan kendinizi alamıyorsunuz. Pamukkale, insanın yüreğinde kocaman bir yer kaplıyor ve herkesi kendisine deli dolu aşık ediyor. 
 

Göz dolduran beyazlığın sona ermesi ile terlikler yeniden giyiliyor ve tarihe geçiş tamamlanıyor. 
 

Eskilerin her anlamda bizden çok daha iyi olduğuna, bir kez daha tanıklık ediyorsunuz. Geçmişi M.Ö.III.yy.a dayanan ve Bergama’nın efsane kralı Eumenes tarafından kurularak, karısı Telephos’a ithafen “Hiera” dediği Hierapolis, travertenlerin zirvesine, antik havuzun kuzeyine kurulmuş bir kenttir. Girişte sizi, muhteşem sanat eserleri, lahitler ve heykellerle;  müze karşılıyor. Geçmişin sanatsal inceliğine hayran olmamak olanaksız.
 

Efsanelerin anlatıldığı kabartmalarda her anı yaşıyor insan. Birazdan açılacak geçit sonrası, griffonların çektiği bir araba üzerinde Apollon ile yol alacak olmanızın verdiği heyecan, iliklerinize işliyor.
 

Antik havuzda dinlenmek, eşi benzeri olmayan tatlar bırakıyor yüreğinizde. İnsanların neşeli tavırları, enerji yüklüyor ve tarihe adım atmaya hazır oluyorsunuz.
 

Tiyatroya çıkar çıkmaz, bu düzeyde bir tiyatronun 2000’lerde hala yapılmadığını ve kolay kolay da yapılamayacağını bir kez daha görüyorsunuz. İnsan, “ Eskiler, böyle bir tiyatroda sahnelenen sanata nasıl odaklanıyor?” diye düşünmeden edemiyor.
 

Gelenlerin; “Ben, iki bin yıl kadar geç doğmuşum” dediği, gözlerinde o tarihi sahneleri, insanları, tiyatroları, sanatları, eserleri, caddeleri, hanları ve hamamları rahatlıkla canlandırdığı ve gerçekten de tarihe bir geçit aradığı yer, Hierapolis.
 

Gözü arkada ayrılıyor insan Hierapolis’ten. Burukluğu bir anda silense; beyaz kanatlı meleklerin eşlik ettiği Pamukkale.
 

Dünyada bir çok yer vardır gün batımına ve gün doğumuna özel, ama dünya da bir yer vardır kızıl – beyaz manzara sunan misafirlerine. Nereye bakacağınızı, nereyi izleyeceğinizi şaşırıyorsunuz ve yol ayağınızın altından akıp gidiyor adeta. Hangi sevgili üzer uzaklaşırken bu kadar insanı?
 

Ayrılırken karmakarışık duygular esir ediyor. Bu güzelliği yaşadığınıza sevinecek misiniz, yoksa arkanızda bıraktığınıza üzülecek misiniz?

 

Pamukkale kusursuz vücüdu ve ipeksi teni ile sizi bekliyor!

 

Sevgiyle kalın, SEFERALEM ile keşfetmenin tadını çıkarmayı unutmayın…
 


DUNYA MIRASI PAMUKKALE

Yazan Sali, 29 May 2012 20:39

Cumartesi sabahı İzmir’den otobüsle Denizli’ye geçtim. Yolun tam üç saat sürmesine karşın şoförün otobüsü biraz hızlı kullandığını Denizli’deki arkadaşım söyledi. Yol normalde 3,5 saat sürüyormuş ki dönüşte de aynen bu oldu.


Saat 2'de arkadaşım beni garajdan aldı ve önce Denizli merkez turu yaptıktan sonra Çamlık yolu üzerinde bulunan ve benim de çok hoşuma giden Fijito Cafe’ye gittik.


Denizli'nin merkezi, standart bir küçük il merkezi konumunda. Merkez, arabayla gezmeyenler için daha güzel, çünkü yol araba trafiğine kapalı. Fakat şehre arabayla geldiyseniz ve de merkeze gidecekseniz, bilin ki sizi pek de küçük olmayan bir park sorunu bekliyor.


Kafede pasta yiyip kahve ve çay keyfi yaparak yol yorgunluğunu üzerimden attıktan sonra arkadaşımın annesinin yapmış olduğu yemekleri yemek üzere eve gittik. Yemeğin ve sohbetin ardından biraz bebek mıncıklayıp eğlenmek için evden ayrıldık ve "Marla"nın yolunu tuttuk. Marla, Pamukkale Tenis Klubü ile yan yana ve çevresi boş olduğu için ne erken ses kısma sorunları var ne de park.


Mekan oldukça eğlenceli. Canlı müzik neredeyse hiç durmadı. Sanatçı hiç mola vermeksizin tam dört saat bizi coşturdu. Ortam oldukça kalabalık. Mekan saat 12'de açılıyor olmasına karşın açılışla beraber orada yerinizi almanızda yarar var, yoksa yer bulamazsınız.


Mekanın tek dezavantajı ise biraz pahalı olması. 4 arkadaş 8 votka redbull ve 13 biraya 320 TL para ödemek zorunda kaldık. Buradan çıkarılacak ders ise hangi bara giderseniz gidin gaza gelmeyin ve bira için :D


4 civarı Marla’dan ayrılarak eve döndük ve döner dönmez (belki de yolda tam emin değilim) uykuya daldık.


Ertesi gün arkadaşımın işi olduğu için erken kalkıp yola koyulduk. Önce kahvaltımızı yaptık, biraz oyalandıktan sonra da Pamukkale’nin yolunu tuttuk.


Pamukkale hakkında ilk bilmeniz gereken şu; yoksa bile, mutlaka girişte Müze Kart satın alın. Giriş ücreti 15 TL, yukarıda da müze için 5 TL vereceksiniz. Etti mi 20 TL? Müze Kart da zaten 30 TL. Hesap ortada.


Müze Kartlarımızı görevliye gösterdikten sonra biraz yürüdük ve ayakkabılarımızı çıkarıp elimize aldık. Pamukkale’nin en önemli özelliği bu. Eğer ayakkabı veya terlikle girildiği takdirde o bembeyaz taşlar çok kısa bir sürede simsiyah oluyor. Dolayısıyla yanınızda naylon poşet bulundurmanızda yarar var.


Ben bu durumu orada öğrendiğim için yanıma poşet almamıştım. Elimdeki cep telefonu ve kitap gibi yükleri arkadaşın çantasına atıp ayakkabıları bağcıklarından bağlayarak sırtıma attım. Fotoğraf çekebilmemin tek yolu buydu. Bu konuda birkaç önerim olacak Pamukkale’ye gelecek arkadaşlar için: İki tane naylon poşet (ayakkabılarınız için), naylon poşetin içine koymak için üç-dört tane kilitli buzdolabı poşeti alın yanınıza, gezi süresince mutlaka şort giyin ki yürürken paçalarınız ıslanmasın.


Kaygan olacağını sanmama karşın yolun hiç kaymaması ve suyun sürekli ayaklarımın üzerinden akması çok hoşuma gitti. Su beklediğim kadar soğuk değildi,, hatta zaman zaman sıcak bile olduğunu söyleyebilirim ki tarihler henüz 27 Mayıs’ı gösteriyordu. Pamukkale gezisi için bence ideal zamanlar Mayıs ortasından Haziran sonuna kadar olan dönem. Öncesinde üşür, sonrasında yanarsınız. Hemen her noktanın resmini çekerek ilerlerken artmaya başlayan kalabalığa dikkat etmek zaman zaman sorun oldu. 


Travertenlerin içine girdikçe dizlerime kadar gelen ılık su ve ayak tabanlarımda hissettiğim yumuşacık zeminden ayrılıp yola devam etmek gerçekten hiç de kolay değildi. Pamukkale’nin o bembeyaaz güzelliğini gelecek nesillere de saklamak için bazı yerleri geziye kapatılmış durumda. Bu durum, göz zevki açısından hiçbir sorun oluşturmamakla birlikte “şuralara da gitseydik” dedirtiyor. Tepeye doğru yaklaştıkça zemin biraz daha sertleşiyor ve zaman zaman ayakları acıtıyor bilginiz olsun. Bazı travertenlerin içleri küçük çakıl taşları ile dolu olduğu için sakın ha birden basmayın yere, yoksa gerçekten canınız fena yanabilir. Aman dikkat!


Tepeye ulaştıktan sonra yeniden ayakkabılarımızı giyip müzeye yöneldik ve müze kartımızı göstererek içeriye girdik. Üç ayrı oda şeklinde olan müze gerçekten çok güzel. Kalabalığın az olması bol resim çekmemde bana oldukça yardımcı oldu. Lahitlerin kusursuz ve neredeyse bütünlüğünü yitirmemiş güzelliği, heykeller ve efsaneler göz kamaştırıcı.


Müzeden ayrıldıktan sonra yönümüzü Antik Havuza çevirdik. İnsanların güler yüzlerini izlemek ve neşeli kahkahalarını dinlemek inanılmaz enerji veriyor. Antik havuzda yüzmek kalabalık nedeniyle şimdiden olanaksız sayılır ama içine girip yarım saat oturmak her türlü yorgunluğunuzu bıçak gibi siliyor. Birer kola içtikten sonra fazla zamanımız olmadığı için Hierapolis’e geçtik. Tiyatronun büyüleyici bir güzelliği var. Onarım çalışmalarının devam etmesi sevindirici. Her geçen gün daha iyiye gidiyor. Her karışını gezdikten sonra hediyelik eşyalar için yeniden antik havuzun olduğu bölüme geldik ve bir iki şey satın aldıktan sonra inişe geçtik. 


Ayakkabılarımızı ellerimize alıp (ben yine boynuma astım), bu güzelliğin tadına vara vara ağır ağır indik aşağıya. Yolun hemen başında bulunan ve oldukça kibar ve ilgili olan lokanta sahiplerini geri çevirerek az daha aşağıda ve inerken solda yer alan köy kahvaltısı sunan bir yere geçtik. Burada aynı zamanda bazlama eşliğinde saç kavurma da sunuluyor. Saç kavurma, salata, ayran ve kavurmaya 45 TL vermiş olmamıza karşın etin biraz sert ve yemeğin de tuzlu olması hoşuma gitmeyen konular arasındaydı.


Yemeğimizi yedikten sonra geç bile kaldığım otobüse yetişmek için arabaya atladık ve soluğu otogarda aldık. Bu müthiş yerde biraz daha zaman geçirmeyi dileyerek Denizli’den ayrıldım.


NOT
: Üye girişi yaptıktan sonra, Forum bölümünde efsaneler hakkında ayrıntılı bilgiler bulabilir, diğer resimlere göz atabilirsiniz.


Ulaşım :

İzmir’den 3,5 saat ve 23 TL (Pamukkale Turizm)


Yemek :

Bizim yemek yediğimiz yer oldukça güzeldi, bununla birlikte saç kavurma yerine köfteyi öneririm. Fiyatlar elbette turistik irtifada.

Saç kavurma+Salata+Kola+Ayran : 45 TL

Antik Havuz’da da atıştırmalık tarzında bir çok seçenek var. Fiyatları:

Tavuk Döner : 7 TL

Hamburger : 7 TL

Köfte Ekmek : 8 TL

Tost : 4 TL

Kola, Fanta : 6 TL

Su : 1.5 TL

Çay : 2 TL

Nescafe : 5 TL


Yapmadan Dönmeyin :

Travertenlerin birisinde on dakika uzanmadan,

Antik Havuzda yarım saat dinlenmeden,

Müzelere girmeden,

Tiyatroya çıkmadan,

Hierapolis'i gezmeden,

Buzdolabı süsü (magnet) almadan ;-) dönmeyin.


Yanınıza Almanız Gerekenler :

Ayakkabı, terlik veya sandalet için; kişi başı iki adet naylon poşet,

Cüzdan, cep telefonu, fotoğraf makinesi için; kilitli buzdolabı poşetleri,

Şort,

Tişört,

Fotoğraf Makinesi,

Müze Kart.

 
Sevgiyle kalın; SEFERALEM ile keşfetmenin tadını çıkarmayı unutmayın...

 
Sayfa 1 / 2